“Vur dediler vurduk, kır dediler kırdık!” - Hüsnü Gürbey & Mahsuni Gül

Halklar ve İnançlar

Published on Eylül 5th, 2020 | by Avrupa Forum 2

0

“Vur dediler vurduk, kır dediler kırdık!” – Hüsnü Gürbey & Mahsuni Gül

6-7 Eylül (1955) pogromunun üzerinden 65 yıl geçti. Yarın 66. yıldönümü. Aralarında din adamları da olan çok sayıda insanın öldürüldüğü, kadınların tecavüze uğradığı, Rumlar başta ama Ermeniler ve Yahudiler de içinde olmak üzere gayrimüslim toplulukların dehşet günleri yaşadığı olayla ilgili hâlâ kamuoyuna mal olmamış belgeler var. Araştırmacılar Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül de yakın zamanda buldukları birkaç belgeden yola çıkarak o iki günde neler yaşandığına ışık tutan bir yazı hazırlamışlardı. Geçen yıl Agos’ta biraz kısaltılmış haliyle çıkan bu güzel değerlendirmeyi, devletçe tezgahlanmış, kışkırtılmış ve göz yumulmuş vahşetin yıldönümü vesilesiyle, yeniden yayımlıyoruz.


6-7 Eylül Pogromuna Yeni Bir Bakış

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı’nda bulduğumuz iki yeni belgenin (1) birincisinde; olayın bir numaralı tanığı olan ve Anadolu Ajansı kadrosunda gözüken Selçuk Emre’den, İstanbul Valisi Ord. Prof. Dr. F. Kerim Gökay, şu istekte bulunur: “6-7 Eylül hadise günü Vilayette bulunduğunuz zamanlardaki müşahadelerinizi (gözlemlerinizi) yazılı olarak bildirmenizi rica ederim.” 14/12/955 İstanbul Valisi İmza

Selçuk Emre, sunduğumuz raporu hazırlar. Rapor çok sade bir dille ve olayları hiç abartmadan olduğu gibi aktarır. Ayrıca raporda geçen olayların, yine aynı arşivde bulduğumuz “İstanbul Merkez Kumandanlığı Nöb. Subaylığı, sayı: 73 806 ve 7/9/1955” ve müteakip tarihlerde hazırlanan tutanaklarla(2) tutarlılık göstermesi bakımından ayrı bir önem kazanır.

Bu raporda, üzerinde durulması gereken beş soru hakkında kesin, net ve doğru cevap verir. Şöyle ki:

1- Olaylar hükümet bilgisi dahilinde Özel Harp Dairesi (kontr-gerilla) tarafından provokasyon amacıyla düzenlenmiştir
Selanik’te olan-bitenin ne olduğu biliniyor, İstanbul’daki gelişmeler de bu tezi doğrulamaktadır. Gerçekten gelişmeleri belgeler ışığında analiz ettiğimizde, olayların provokasyon amaçlı, kontr-gerilla tarafından ve hükümet bilgisi dahilinde gerçekleştirildiği görülür. Provokasyon, sadece Selanik’te Atatürk’ün evinin bahçesine ses bombasının atılmasıyla sınırlı tutulmamıştır; İstanbul’da kitle içinde, kitleyi yönlendiren hava değişimli Topçu Kıdemli Yüzbaşı Hamdi Özkanlı isimli bir subay ile birlikte dört sivil daha tespit edilip tutuklanmış ve tutuklular korgeneralin isteği üzerine emir eri tarafından formalite icabı bir sorgulamadan geçirildikten sonra aynı gece serbest bırakılmışlardır. Bu çok önemli bir kanıttır ve biz bu kanıtı, “İstanbul Merkez Kumandanlığı” tarafından tutulan tutanaktan anlıyoruz.

Tutanaklar şöyle düzenlenmiştir:

       T.C                                                                                     İstanbul Merkez Kumandanlığı 11/Eylül/1955                 1.nci Şube Özeli                                       Sayı: 
Genel:  
İstanbul-Harbiye         11/Eylül/1955         

GİZLİ   

Emniyet Md. ve J. Kumandanlığına

1- 6 Eylül/955 tarihinde vuku bulan hadisede, saat 22:00 den itibaren Vilayet Jandarma, Cağaloğlu ve Babıali caddelerinde yapılan nümayişlerde, önlerinde bayrağımızla Atatürk resmi ve (Kıbrıs Türktür) Afişi bulunan ve iki eli bayraklı şahıslarla dolu 6-7 kadar Taksi ve hususi arabanın şöför ehliyetleri tarafımdan alınarak arabalar sahiplerile birlikte Vilayet Konağı Bahçesine bırakılmış ve şöförler Vilayet Jandarma Merkez Bl.de vazifeli Vilayet Jandarma Kumandan muavini Bnb. Muzaffer Koru’yan bizzat teslim edilmiştir.

2- Aynı semtlerde ellerinde Bayrak ve sopa bulunan kısmen sarhoş ve yalınayak 20 kadar şahıs da tarafımdan yakalanarak Vilayet önünde nöbet bekleyen polis memuru, jandarma ve erlerle birlikte yine Vilayet Jandarma Kumandan muavini Bnb. Muzaffer Koru’ya gönderilmiştir.

3- Yenikapı civarında nümayiş yapan Topluluk arasında elinde sopa gördüğüm 5-6 şahsı da yakalıyarak karakol civarında fırın önünde nöbet bekleyen polis memuruna (Ben Merkez Kumandanıyım, bunları Langa Karakoluna götürün) diyerek muhafız erlerle birlikte teslim edilmiştir.

4- Edirnekapı Rum Kilisesi civarında dolaşan kafile arasında ellerinde saldırma ve sopa gördüğüm 3 şahıs da Çarşamba Karakolu’ndan olduğunu ifade eden 31 yaka no.lu polis memuruna teslim edilmiştir.

5- Tarafımdan yakalanarak Vilayet Jandarma Kumandan muavinine ve Langa, Çarşamba Emniyet Karakollarına gönderdiğim yukarıda miktarı yazılı şöför ve eşhas ile polis memurlarının jandarma kumandanlığı ile Emniyet Müdürlüğünce yapılacak tahkikatla tespit edilen hüviyetlerile haklarında yapılan muamelenin Merkez Kumandanlığınca bilgi edinilmesini arz ve rica ederim.

6- Emniyet Müdürlüğüne ve Jandarma Kumandanlığına yazılmıştır.

Aslının aynıdır.                            İstanbul Merkez K.lığı Mlh.              P.Kd. Yzb.                                           Sabri Turan                                        İmza.
                             İstanbul Merkez K. V.                            Sv. Alb.                                  Kemal Binatlı

12 Eylül 1955’de düzenlenen ikinci belge:

T.C                                                                              İstanbul Vilayet J. Kumandanlığı                        11/Eylül/955                                                              Ks. III. Sn: 1/1                                                                                                                 Sayı: 269
                                                                                                                           Ka: 11/Eylül/955                                                                                                                   1.Ş. 6416  S. Emre 
    İstanbul   12/Eylül/955

Merkez Kumandanlığına/İstanbul

1- Merkez Kumandan V. Sv. Alb. Kemal Binatlı tarafından 6/Eylül/955 gecesi Bnb. Muzaffer Koru’ya Merkez J. Birliği’nde teslim olunan 5 kişiden biri Hv. Değişimli Sb. olduğundan hüviyeti tesbit edilmiş ve alınan emre uyularak kıt’asına iltihakı tenbih edilerek bırakılmıştır. İlişik listede hüviyetleri yazılı diğer eşhas ise Sayın Ordu Kumandanının şifahi emirlerile serbest bırakılmış ve şöför ehliyetleri kendilerine iade olunmuş, Kd. Yzb. Hamdi Özkanlı ile kendisi mevcuden teslim edilmeyen Abdulaziz Soysal’a ait ehliyetler ilişikte sunulmuştur.

2- Cağaloğlu ve Babıali semtlerinde ellerinde bayrak ve sopa olduğu halde yakalanarak Merkez Jandarma Birliğe gönderilen (33) kişi olarak hüviyet ve durumlarının tesbiti ile kanuni muamele ifası için üzerlerinde zuhur eden para ve eşyalarla birlikte 7/9/955 tarihinde Emniyet Müdürlüğü müteferrika polis Me. (2838) H. Benzer’e teslim edilmiştir. Saygıle arzederim.

Aslının aynıdır.                                                        İstanbul Merkez K.lığı Mhl.                                        P. Kd. Yzb.                                                                     Sabri Turan                                                            İmza
İstanbul                               V. J. K. Y.                         Alb.                                 Suni Balamir

Eki: 3

1- Or: Mot. Top. Tb. Kd. Yzb. Hamdi Özkanlı (Hv. Değişimli Sb.)(Serbest bırakıldı) 2-Kemal Yenialan Bursa: 339 Aksaray Horhor hamamı külhan sok No: 5 3-Kamuran Akdündar Ankara: 929 Altındağ  Ziraat Mahallesi cepe sok. No: 20/1 4-Macit Ünal (Kardeşler Kollektif Şirketi Sıtkı Sürel) 5-Ganı Paşi: Ali oğlu 926/Doğ. Aksaray horhor sok No: 5 Not: Bunlar Merkez K. Tarafından getirilmiştir. Bunların adları Valiliğe bildirilecek. Korgeneralin Şifahi emri er Ahmet Yılancı vasıtasile alınmakla hüviyetleri ellerine verilerek serbest bırakıldılar.

Aslının aynıdır.                                                 İstanbul Merkez K.lığı Mhl.                                       P. Kd. Yzb.                                                                Sabri Turan                                                       İmza
7/Eylül/955 saat 2. 35 Bnb.                              Muzaffer Koru

Her şey açık ve net. Merkez Kumandanlığı’na getirilen beş kişi (ki aralarında Hv. değişimli Top. Kd. Yzb. Hamdi Özkanlı da var) Korgeneralin emir eri tarafından şifahi olarak sorgusu yapılarak serbest bırakılır. Bunlardan birisinin yüzbaşı olduğu biliniyor, acaba diğer dört kişi kimdi? Muhtemelen kontr-gerillanın sivil unsurlarıdır.

Türkiye’de her dönem basın-MİT-kontr-gerilla iç içe geçmiş ve birlikte çalışmışlardır. Yukarıda görüldüğü gibi kontr-gerilla ajanları kitleyi yönlendirirken, İstanbul Ekspres gazetesi de üst üste yıldırım baskılar yaparak halkı galeyana getirmekte ve sokaklara dökmektedir. Halk bir kere sokaklara dökülmesin, sokaklara dökülen halkı coşturmak ve yönlendirmek, onlar için sorun olmayacaktı.

2- Hükümet bu eylemi yapmakla neyi amaçlamıştır? 
Türkiye’nin o güne kadar Kıbrıs diye bir sorunu yoktu. İngiltere, artan Rum toplumsal muhalefetine karşı, Kıbrıs’taki üslerinin varlığını kalıcı ve yasal hale getirmek için Türk toplumunu dengeleyici unsur olarak kullanmak istiyordu; bu amaçla Kıbrıs’ın statüsünü belirlemek için Londra’da Yunanistan ve Türkiye’nin de katılacağı bir konferans düzenlemek istiyordu. Ayrıca İngiltere, Rumların, Enosis örgütü aracılığıyla adayı Yunanistan’a bağlayacağı gerekçesiyle, Türkiye’yi el altından kışkırtıyordu. Türkiye’nin girişimiyle adadaki Türkler de hareketlendi ve onlar da “Kıbrıs Türk’tür” adlı örgütlerini kurdular. Ada üzerindeki İngiliz görüşünün Türkiye tarafından kabul görmesi, hükümetin elini güçlendirdi. Bundan böyle hükümet İstanbul’daki Rumları Kıbrıs’a karşı rehine olarak kullanacaktı, kullandı da. Selçuk Emre de, raporunda bu konuya değinir ve şunları yazar:

“İstanbul’da o günler garip bir hava vardı. Bu hava Londra’da toplanacak Kıbrıs Konferansı yaklaştıkça kesafetini arttırıyordu. Bu arada kulaktan kulağa 28 Ağustos gününün Kıbrıs’ta katliam günü olacağı söyleniyordu. İstanbul’da münteşir gazeteler de bu haberi veriyor, Yunanca gazeteler kışkırtıcı neşriyatta bulunuyordu. Ayrıca gazeteler, Yunanca gazetelere çatarlarken, Kıbrıs hakkında her türlü haberi ön plana alarak büyük başlıklarla bildiriyorlardı.”

3-Hükümet olayın neresindedir?
Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Başbakan ve gerekse hükümet üyelerinin 6 Eylül günü saat 19’a kadar İstanbul’da bulunmaları, onların olaylardan haberdar oldukları; ihtimaldir ki İçişleri Bakanlığı aracılığıyla olayı sevk ve idare ettikleri, Selçuk Emre’nin yazdığı raporda net görülmektedir:

“Reisicumhurumuz Celal Bayar İzmir’de (3) bulunuyordu ve bir gün evvel, 5 Eylül’de İstanbul’a müteveccihen İzmir’den vapurla hareket etmişti. Başvekilimiz Adnan Menderes İstanbul’da bulunuyordu. 6 Eylül sabahı saat 11’de Reisicumhurumuz İzmir’den geldi. Başvekil ile diğer vekiller ve Vali tarafından Galata rıhtımında istikbal edildi ve kendisini karşılayanlarla birlikte yolcu salonundan ayrıldılar.

“Reisicumhurumuzun İstanbul’a geliş haberlerini Ankara ve İstanbul Radyolarının öğle servisine yetiştirmek üzere doğruca Ajansa geldim. Haberi yazıp Ankara’ya verdikten sonra Ajans dâhilinde çalışmaya başladım.”

Bu esnada Atina’dan ‘Atatürk’ün Selanik’te doğmuş oldugu evin 5 Eylül gecesi bombalandığı, (…) bina camlarının kırıldığı, insanca zayiat olmadığı, Atina Hükümetinin konu üzerinde titizlikle durduğu, binanın bekçisinin şüphe üzerinde gözaltına alındığı’ haberi ulaşır. Haber ajansa düştükten sonra hemen Ankara’ya bildirilir. Selçuk Emre de haberi Cumhurbaşkanı’na ve Başbakan’a ulaştırmak için harekete geçer:

“İstanbul’da ise gerek Reisicumhuru ve gerekse Başvekilimizi bulmak kabil olmuyordu. Her taratan menfi cevap alıyorduk. O zamanki polis müdürü Alaaddin Eriş’i telsiz telefonla bulmak mümkün oldu. Reisicumhur ile Başvekilin öğle yemeğini Beyoğlu’nda Abdullah Lokantasında yiyeceklerini bildirdi. Lokantayı aradık, henüz gelmemişlerdi. Umum Müdür Muavini haberin bir suretini alarak hemen lokantaya gitti. Ben telefonla aramağa devam ediyordum. Fakat bir türlü temas mümkün olamıyordu. Az bir zaman sonra Umum Müdür Muavini telefon ederek haberi gerek Riyaseticumhur yaverine ve gerekse Başvekâlet hususi kamel (kalem olacak) müdürüne verdiğini bildirdi. Saat 13’e gelmişti. Haberi evvelâ Ankara Radyosu okudu. 45 dakika sonra da İstanbul Radyosu haberler bülteninde tekrarladı. Haber çok kısa zaman içinde İstanbul’a yayıldı. Ajans telefonları durmadan işliyor ve halkımız bu mevzuda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor ve mütemmim malumat istiyordu. Saat 15’e doğru İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskı yaparak haberi büyük başlıklarla verdi…Gazete adeta İstanbul’da kapışılıyordu.”

Celal Bayar 6-7 Eylül sonrası İstiklal Caddesi'nde
Celal Bayar 6-7 Eylül sonrası İstiklal Caddesi’nde

İstanbul’da bulunan Cumhurbaşkanı ve Başbakan 6 Eylül akşamı ekspresle (trenle) Ankara’ya hareket edeceklerdir. Selçuk Emre, saat 18’de Haydarpaşa’ya ulaşmak için Ajanstan ayrılır; detaylarını ekteki raporda göreceğiniz gibi önce Vilayete uğrar, Vilayet olağanüstü bir hal yaşamaktadır, olayları kontrol etmekte güçlük çeken Vali, orduyu harekete geçirmek için emirler verir. Yeniden yola çıktığında, Karaköy vapurunun kalktığını, yolların ise heyecanlı kalabalıklar tarafından doldurulduğunu görür ve bu hengâme içinde karşıya geçmek için Kabataş’tan arabalı vapura biner:

“Üsküdar yolu ile Haydarpaşa’ya geldim…Trenin hareketine daha zaman vardı. Henüz kimseler gelmemişti.. Haydarpaşa garında her zaman görmeye alıştığım kalabalıktan başka bir kalabalık ve üstü başı pek de iyi olmıyan(olmayan) yeni çehreler vardı. Bu kalabalık arasında dolaşan sivil memurlar vardı. Bu normaldi. Çünkü Devlet ve Hükümet reislerimiz Ankara’ya hareket edeceklerdi.

“Haydarpaşa’ya önce, o zamanki Başvekil Yardımcısı Prof. Fuat Köprülü geldi. Beraberinde İstanbul mebuslarından Celal Fuat Türkgeldi ve Fürüzan Tekil beyler vardı. Ben de bu arada Umum Müdür Muavini Nail Mutlugil ile buluştum. Reisicumhurumuzla Başvekilimizin teşriflerine intizara başladık.. Gardaki tuhaf hava devam ediyordu.. Sağda solda, o günler çok moda olan, elinde ‘Kıbrıs Türk’tür’ afişi bulunan şahıslar dolaşıyordu. Hele bir tanesi bunu göğsüne, ceketinin içine bunlardan birini iğnelemişti..

“Reisicumhur hazretleri maiyetleri ile birlikte teşrif etti ve vagonun önüne geldi.. Başvekil henüz gelmemişti. Ayrı olarak gelecekti. Başvekilin gelmesine intizar eden Reisicumhurumuz vagon önünde kendisini uğurlamağa gelenlerle hasbıhalde bulunuyordu. Bu esnada gardaki kalabalık bir çember halinde Reisicumhuru ve beraberindekileri sarıyordu. Başvekil trenin hareketine birkaç dakika kala Acar Motoru ile Haydarpaşa’ya geldi. Kendisini Londra’dan telefonla aradıklarından doğruca gar şefinin odasına girdi.

“Başvekilin telefondan dönmesine intizar olunurken kalabalıktan biri çıkarak: ‘Kıbrıs Türk’tür, Kıbrıs’ı Yunanlılara vermeyiz’ diye bağırıyor, gerek Reisicumhur ve gerek Başvekil ve gerekse Demokrat Parti hakkında sitayişkâr (övücü) sözler söylüyor, etrafında bulunanlar da tezahüratla ona katılıyorlardı. Bu arada hallerinden öğrenci oldukları anlaşılan iki genç de Reisicumhura yaklaşarak onun önünde bu kalabalığa teşvik edici sözler söylemeğe ve ‘Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır’ diye bağırmağa başladılar. ‘Kıbrıs için kanımızı dökmeğe hazırız’ ‘Emredin hemen Kıbrıs’a gidelim’ sözleri durmadan tekrarlanıyordu. (…)

“Başvekil telefondan döndü.. Tezahürat arasında trene bindiler ve tren mutat saatinden 10-15 dakika geç Ankara’ya müteveccihen hareket etti…”

Şimdi buna ne buyrulur? Kan akıtmaya yeminli başıbozuk kitleler sokaklara dökülmüşler, Rumlara, Ermenilere ait dükkânlara, mağazalara, kilise ve evlere saldırıyorlar, önlerine çıkan her şeyi yağmalıyorlar, yakıyorlar, tahrip ediyorlar; Valilik acz içinde, olayları kontrol edemiyor. Devlet Başkanı ile Hükümet Başkanı ise hiçbir şey olmamış gibi çok rahattırlar, kışkırtıcı tezahüratlar altında trene binip, lüks vagonlarında Ankara’ya hareket etmektedirler. Bunu kim nasıl yorumluyorsa gerçek odur, bizim için ilave edecek bir söze gerek kalmamıştır…

Dönemin AA muhabiri Selçuk Emre’nin raporunun ilk sayfası

4- Kolluk kuvvetleri vazifesini yaptı mı?

Selçuk Emre’nin raporundan, güvenlik kuvvetlerinin bırakınız olayları önlemeyi, seyirci kaldıklarını ve yer yer de çapulculara yardım ettiklerini görüyoruz. Haydarpaşa’da, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı uğurladıktan sonra tekrardan Dolmabahçe’ye geçen [Emre], buradan tuttukları taksi ile saat 21 sularında Ajansa gitmeye çalışırken yolda karşılaştıkları manzarayı şöyle anlatır:

“….Tophane’deki seyrüsefer ışıklarının yanına geldiğimiz zaman 100-150 kişilik bir grup, ellerinde bayraklar, ‘Kıbrıs bizimdir, Kıbrıs Türk’tür, Atatürk’ün evini bombalayanı biz yaşatmayız’ diye bağırarak Karaköy tarafından gelip Boğazkesen’e döndüler. Bu grup bir başıbozuk alayından farksız ve hepsinin elinde sopalar ve demirler bulunuyordu. Geçtikleri her dükkânın camını, çerçevesini indiriyor, içindeki eşyaları tahrip ediyorlardı.

“Hayret içinde kalmıştık.. Ne olduğunu pek kavrayamadık.. Yol açıldı.. Ağır ağır Kapıiçi’ne doğru tramvay caddesini takiben ilerliyorduk. Tramvay caddesi adeta bir harp meydanını andırıyordu. Caddenin her iki tarafındaki ekseri dükkanlar tahrip edilmiş, içlerindeki eşyalar sokağa atılmıştı.. Ve tahrip işi devam ediyordu. Polisler cadde boyunca sıralanmışlar, dükkânları tahrip eden kudurmuş haldeki halka sadece bakıyorlardı.
(…)
“Kapıiçi’nden Karaköy’e yaklaştıkça tahribat derecesi artıyordu. Karaköy ve Karaköy Meydanı tahrip edilmiş ve sokağa atılmış buzdolabı, motosiklet, bisiklet ve sair maddelerle dolmuştu. Yol boyunca ters çevrilmiş ve yakılmış otomobiller vardı. Karaköy’deki mağazaların üst katlarından top top kumaşlar atılıyor ve aşağıda bulunan şahıslar tarafından bu kumaşlar geçen otomobillerin tamponlarına bağlanarak caddelerde sürüklendiriliyordu. Karaköy’de noktanın yanında bulunan bir şapkacı dükkânı tahrip edilirken noktadaki polis ve dükkânın önündeki bir jandarma bu tahrip işine seyirci bulunuyordu.”

Buradan Vilayet’e geçen Selçuk Emre, İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik’in kendilerinden birkaç dakika önce vilayete geldiğini öğrenir.

4/1. Gedik: “Bu bir milli galeyandır.”

“Valinin yanına girerek müşahadelerimizi anlattık… Vilayetin bütün telefonları işliyordu. Durumu derhal kavradık…Bu hareket, bu ayaklanma bütün İstanbul’da vardı.. Beyoğlu, Karaköy’de gördüklerimizden daha feci bir hale gelmişti… Her telefon vilayete başka bir fena haber veriyordu.. İstanbul adeta kaynayan bir kazan haline gelmişti..

“Vali, polis müdürü ile telefonda konuşarak kat’i emir veriyor ve icap ederse zor kullanın, mani olun, şehrin tahribini önleyin diyordu. Diğer taraftan Ordu Müfettişliğine de telefon eden Vali, askeri birliklerin hala gelmemiş olduğunu söylüyor, bu ne iştir, diyordu. Ve ordu birliklerinin süratle vak’a yerlerine sevkedilmesini, vaziyete hâkim olmalarını istiyordu.(…)

“Vali Gökay, Emniyet müdürüne odasında bulunduğum anda ikinci defa telefon ederek, ‘Şiddetli, daha şiddetli davranın, aman verdirmeyin’ diye emir verirken, odada bulunan Dâhiliye (İçişleri)  Vekili diğer telefonla İstanbul’da bulunan Emniyet Genel Müdürü (o zamanki) Etem Yetkiner’e ve dolayısıyla Emniyet Müdürü’ne ‘Polis nazik davransın, yumuşak davransın. Bu bir milli galeyandır, önüne geçilemez’ diyordu. Gelen haberlerden bu işin, tertipli bir iş olduğunu anlaşılıyor ve bunun üzerinde konuşuluyordu. Dâhiliye Vekili bu hususta da ‘Olamaz, tertipli olamaz, bu milli galeyandır’ dedi.

“Zaman ilerliyor ve hadiseler durmadan gelişiyordu. Adeta İstanbul’u bir felaket kaplamıştı. Ordu Müfettişi Vedat Paşa ve 66’ıncı Tümen Kumandanı Tümgeneral Namık Argüç vilayete geldiler.. Vali kendilerinden ordu kuvvetlerinin nerede olduğunu soruyor ve ordunun derhal müdahale etmesini, şiddet kullanmasını, icap ederse civardaki askeri birliklerden daha kuvvet getirilmesini istiyordu. Durum bu merkezde olmasına [rağmen] ve şiddet kullanılması artık bir zaruret haline geldiği halde Dâhiliye Vekili hala yumuşak davranılması fikrini muhafaza ediyordu.

“Bu arada otelde bulunan Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Kemal Zeytinoğlu Dâhiliye Vekilini telefonla aradı. (…) Dâhiliye Vekili Nafia Vekilinin söylediklerine cevaben ‘Sen anlamazsın. Bu milli galeyandır. Önüne geçilemez, sen yollarınla meşgul ol. Biz yapacağımızı biliriz” gibi laflar söylüyordu.

İçişleri Bakanı’nın, gerek Vali’nin ‘Müdahale ediniz’ emrini aynı odada bir başka telefonda Emniyet Genel Müdürlüğü nezdinde iptal etmesi ve gerekse Bayındırlık Bakanı ile girdiği polemik, bu olaydaki konumunu netleştirmektedir. “Sen yollarınla meşgul ol. Biz yapacağımızı biliriz” demekle, bu olayın sevk ve idaresini, hükümet adına kendisinin icra ettiğini ikrar ediyordur.

5- Ordu zamanında müdahalede bulundu mu?

İlk saldırı Nişantaşı’nda bir Rum vatandaşın sandviç dükkânına karşı olur ve haber takriben saat 17 sularında vilayete ulaşır. Vali Gökay derhal Emniyet Müdürü’nü arar ve orduyu harekete geçireceğini söyler. Emniyet Müdürü, sakin bir vaziyette, öyle bir vakanın olmadığını, olaya hâkim olduklarını ve orduyu harekete geçirmeye gerek olmadığını söyler. Fakat Vali endişelidir; ısrarı üzerine Vilayete gelen Emniyet Şube Müdürü’ne, emrini havi  zarfı, Ordu Müfettişine ulaştırılmak üzere verir.

Haydarpaşa’da Cumhurbaşkanı ile Başbakanı uğurlamakta olan Ordu Müfettişinin eline emir takriben saat 18.50’de geçer.

Olayın vahameti belidir, derhal sıkıyönetim ilan edilip, sokağa çıkma yasağı uygulanması gerekir. Ama öyle olmuyor; İstanbul Merkez Komutanlığı’nın tuttuğu tutanaktan anlıyoruz ki, işin askeri yanı tamamen savsaklanarak geçiştiriliyor ve ancak saat 22.00-22.30 arası ilk müdahalede bulunabiliyorlar. Selçuk Emre raporunda konu hakkında şunları yazar:

“…Sonradan gelen haberler hepimizi şaşırttı. Çünkü başlarında subay bulunmayan askerler, nümayişçilerle birleşiyor ve adeta bu tahribe bir vazife yapıyormuş gibi iştirak ediyordu. Başlarında emir verecek kimse olmadığı için, emri nümayişçilerden alıyorlar ve hatta onlara yıkmakta seyirci ve yardımcı oluyorlardı. Vilayetten bu durumu önlemek için emir üstüne emir veriliyor, vali paşaları sıkıştırıyor, hatta ağır söylüyordu. (…)

“Nihayet muhtelif askeri birliklerden kuvvetler gelmeğe ve şehri sarmağa başlamıştı. Hatta birkaç grup da vilayete geldi. Bu arada bir de deniz birliği vardı. Fakat, vilayete gelen birliğe mensup askerlerle ve subaylarla konuştuğumda, hayretle kimsede mermi bulunmadığını öğrendim. (…)

“Saat 23’ü geçiyordu. Gelen haberler[den] vilayetten verilen emirlerin tatbik edilmediğini, hala daha polisin işe seyirci kaldığı, hatta ordunun tam manası ile işi ele almadığı anlaşılıyordu. Vali Ordu Müfettişi Vedat Paşa’yı çağırarak:
‘- Paşa, bütün vebali ve günahı bana olmak üzere, bütün bu salahiyetimi kullanmak istememe [istemememe?] rağmen vur emrini veriyorum. Nümayişçilere ihtar edilsin. Eğer söz dinlemezlerse, dağılmazlarsa, karşı gelirlerse derhal ateş edilsin.’ dedi.
Paşa, Valinin emrini dinledi ve mütebessim bir çehre ile:
‘- Aman Vali Bey, dedi. İkinci Muğlalı hadisesi(4) yaratmayalım.’ Vali, sözlerini tekrarladı. Paşa odadan çıkarken söyleniyordu. ‘Emir verirler, mesuliyet faslına gelince, tereyağından kıl çeker gibi kendilerini sıyırırlar’ diyordu.

“Vali vur emrini, telefonla sağa sola bildirmesine rağmen, maalesef emir yerine getirilmedi. (…) Alınan cevap acı oldu. 
‘- Cephanemiz yok…’

“Çünkü cephane dağıtılsın diye emir verildiği halde, tek bir kurşun dahi askere verilmemişti.” (…)

“Vur emri üzerine aradan zaman geçmesine rağmen şehirde tek bir silah patlamamıştı. Valiye, Başvekile haberin verildiği bildirildi. Bir müddet sonra Başvekil Sapanca’dan telefonla Vali ile görüştü…

“Vali, Başvekilin örfi idare (sıkıyönetim) ve Fevkalade Hal ilan edilmiş olduğunu, sokağa çıkmanın yasak olduğunu söyledi.” (…)

Sokağa çıkmanın yasak ilan edilmesinden sonra, Sirkeci ve Cağaloğlu civarından geçen ve çoğu yabancı plakalı bir kısım kamyonlar çevrilir ve içlerindekiler tevkif edilirler. “Hepsi üstü başı pejmürde işçi kılıklı ve dışarıklı, hatta bir kısmı da İstanbul sakini olmayan kimselerdi.” (…)

5/1. Cephaneyi Mengüç Paşa bilerek ve isteyerek vermemiş

“Mengüç Paşa tekrar vilayete geldi. Durumu sorduk. ‘Duruluyor’ dedi ve devamla dedi ki: ‘İyi ki mermi dağıttırmadım. Kan gövdeyi götürecekti, kamyonlarda cephane vardı. Cephane sandıklarının başlarına nöbetçi diktim ve tek bir mermiyi vur emrine rağmen verdirmedim… Başımı nara yakmam’ dedi. Bu sözler karşısında Umum Müdür Muavini Nail beyle hayret içinde birbirimize bakıştık. Bir tarafta bir şehir harap oluyor, milli servet tahrip ediliyordu. Bunun önlenmesi için en büyük mülki amir ve bizzat Başvekil tarafından verilen emir şahsi endişelerle yerine getirilmiyordu.” (…)

Sonuç:  Olayın bir tertip olduğunu, daha telgraf hatları kesilmeden AP ajansı birkaç fotoğraf ile Frankfurt’taki merkezine bildirmişti. Telgraflarda; “sistemli bir şekilde yapılan bu hareketin devamı müddetince Türk polisinin seyirci kaldığı, hatta polisin nümayişçileri teşvik ettiği’ yazılıydı. ‘Saat 18.30 da Taksim’de kısa bir mitingle başlayan bu hareketin şehrin her tarafına birden sirayet ettiği, kamyonlarla taş ile bir boyda hazırlanmış sopaların ve demirlerin getirilerek Taksim’e ve Beyoğlu’na döküldüğü” bildiriliyordu.

“Vilayet önünden geçen eli bayraklı birini tuttuk, içeri aldık. Ne yaptığını, nereden geldiğini sorduk. Kendisi oldukça içkiliydi. ‘- Abi, vur dediler vurduk, kır dediler kırdık’ dedi. Elinden bayrağı almak istediğimiz zaman vermek istemiyor, diretiyor ve vermemek için ağlıyor. ‘Benim canım, Kıbrıs gibi onu da vermem diyordu”

‘Vur dediler, vurduk; kır dediler kırdık’

“Vur dediler, vur, kır dediler kırdık” sözleri 6-7 Eylül olaylarını özetler niteliktedir. Yine İçişleri Bakanı’nın söylediği “Biz yapacağımızı biliriz” sözleri 6-7 Eylül pogromunun hükümetin bilgisi dâhilinde, Özel Harp Dairesi, yani kontr-gerilla tarafından düzenlenmiş provoke amaçlı bir hadise olduğu tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.  Bunun böyle olduğunu dönemin Özel Harp Dairesi’nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevli ve daha sonra bu dairenin başkanı olan Sabri Yirmibeşoğlu, 23 Eylül 2010 tarihinde Gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği mülakatta ikrar ederek: “6-7 Eylül de bir ‘Özel Harp’ işiydi, ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı” diyecektir.

14 Mayıs 1950’de demokrasi vaadiyle iktidara gelen Demokrat Parti (DP) hava koşullarının da elverişli gitmesi sayesinde ilk üç-dört yılda Anadolu’da büyük atılımlar yaptı, fakat bilinçsizce girişilen yatırımlar bir süre sonra durdu ve toplumda coşkunun yerini giderek hoşnutsuzluk almaya başladı. DP hükümeti ekonomik sıkıntılar nedeniyle yükselen muhalefet ve hoşnutsuzluğu Kıbrıs üzerinden milliyetçi bir hezeyana çevirerek geçiştirmeyi amaçladı. Yükseltilen milliyetçilik hem gündemi değiştirdi hem de Hıristiyan unsurların mal varlıkları bir kez daha el değiştirdi. Selçuk Emre, belki de istemeyerek yazdığı bu raporuyla, böyle üzücü bir hadiseyi aydınlatmaya katkıda bulunarak tarihe not düşmüştür.

Kaynak : https://gurbeyhusnu.blogspot.com/2020/05/6-7-eylul-pogromuna-yeni-bir-bakis.html

(1) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı; Belgenin Demirbaş Numarası: Bel_Mtf_ 049111)
(2) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı. Demirbaş numarası: Bel_Mtf_049112 ‘’
(3) İsim takılarındaki düzeltmeler tarafımızda yapılmıştır. Aslı “İzmirde” gibidir.)
(4) Muğlalı Hadisesi; 1943 yılı Temmuz ayında Van Özalp’te 33 Kürt köylüsünü sınıra götürüp kaçakçılık süsü vererek öldürme emrini veren III. Ordu Müfettişi General Mustafa Muğlalı.

Tags: , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑