fbpx

Yazarlar

Published on Şubat 8th, 2020 | by Avrupa Forum 20

0

Umut Diyalogları (11) – Cengiz Türüdü & Naim Kandemir

EGEMENLER İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN VE ELEŞTİRİDEN NEDEN KORKARLAR?

Naim- İfade özgürlüğü kavramı insanın varlığı için temel bir özgürlük. O olmadan diğer özgürlüklerin de sakatlanmış olacağı bildiğimiz bir gerçeklik.

Düşünce ve ifade özgürlüğü bütün temel hak ve özgürlüklerin olup olmadığını tayin eden bir turnusol kağıdı özelliği taşır.

Düşünce ve ifade özgürlüğü günümüzde ülkeden ülkeye değişmekteyse de bu özgürlüğün öncelikle Avrupa’da ve devamında dünyadaki tarihsel gelişimini konuşmalıyız öncelikle.

Cengiz- İnsanlık tarihine baktığımız zaman, sınıflı toplumdan, devletin ortaya çıkmasından bugüne bir temel gerçeklik göze çarpıyor; ezenler-ezilenler, yönetenler-yönetilenler, egemenler- egemenliğin altında egemen olmayanlar, tahakküm kuranlar- tahakküme maruz kalanlar şeklinde bir bölünme görülüyor insanlık tarihinde.

Aşağı-yukarı ilkel komünal toplum dışındaki bütün toplumların genel çizgisini, rengini bu bölünme veriyor. Baktığımız zaman da; sınıflı toplumdan üretilen artı-değerin paylaşılma kavgasının başladığı günlerden bugüne hep birileri bu toplumun ürettiği maddi manevi değerlere el koymak, birilerini bunlardan yoksun bırakmak, bu üretilen değerleri kendi tekeline almak, bu değerleri sömürmek biçiminde bir güç elde etmek çabası içinde olmuşlardır. Bunlar ezenlerdir, bunlar sömürücü sınıflardır, bunlar egemenlerdir.

Diğer taraftan üretilen değerler üzerinde daha fazla hak sahibi olmak isteyen, hatta ürettiği bu değerlerin kendisine ait olduğunu ileri süren insanlar vardır. Her zaman bu bilinç olmamıştır toplumlarda. Ama insanlık tarihi bunun bilince çıkma süreciyle devam edip gitmiştir. Yani önce bu değerleri ürettiğinin farkında olmayan, örneğin köleci toplumda bunun farkında olmayan insanlar, fazla böyle bir talepte bulunmamıştır. Tarih boyunca baktığımız zaman da; hep bu değere el koyma, değerden yoksun kalma biçimindeki bir paradoks hep mücadeleye, çatışmaya, sınıf mücadelesi dediğimiz, tarihin motoru diye Marx’ın adlandırdığı bir gerçekliğin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Şimdi buradan baktığımız zaman da, bazı Afrika ülkeleri dışında, kabile aşamasından kurtulamamış, komünal değerleri henüz aşamamış bazı Afrika ülkelerinde bugün batıda görülen anlamı ile modern bir sınıf mücadelesi yok, örneğin Afrika’da. Batı anlamındaki modern sınıflar, üretim güçleri karşısında konumu belirlenmiş modern sınıflar da yok.

Şimdi buna rağmen Afrika’da da bir mücadele var. Yani artı-değer üretiminden pay alma ve pay vermeme biçimindeki bir gerginlik en gelişmemiş, kabile aşamasında kalmış, komünal yapıları hâlâ sürdüren en ilkel toplumsal yapılar içinde bile doğal olarak gerçeklik olarak var.

İster Asya, Avrupa, Latin Amerika toplumları olsun, hep insanlık tarihinde bir çatışma var. Hep bir mücadele var. Kanlı kavgalar, taht kavgaları, sınıf mücadelesi, devrimler, karşı devrimler var. Yıkılanlar, iktidarı ele geçirenler, ezenlerle ezilenler arasında mücadele var.

İnsanlık tarihi genel anlamıyla bu biçimde devam ederken, bu sadece bir maddi gerçeklik olarak değil, bu manevi alanda da oluşmuştur; bu gerçeklik, manevi alanda da yansımıştır. Toplumda bu çatışma gerçekliğinin manevi alanları nedir? Düşüncedir, dindir, sanattır, felsefedir, bilimdir, kültürdür, politikadır diğer manevi konumlanışlardır.

Az önce anlattığımız çatışma devam ederken, bu çatışma sanat, bilim, hukuk, din ve diğerleri alanlarında da devam etmiştir. Bunların hiçbiri maddi çatışmaların dışında soyut güçler olarak var olmamıştır.

Örneğin Althusser, “Bir Devrim Silahı Olarak Felsefe” söyleşisinde aktüel uğrak diye bir kavram kullanır. Felsefede her kavram, her ifade bir gerçekliği dile getirir. Felsefi mücadele aslında sınıf mücadelesinin kavramlarla yürütülmesidir. Felsefede -aktüel uğrak gibi- her kavram sınıf mücadelesinin bir ifadesidir. Althusser’in bu dediği, sınıf mücadelesinin kavramlarla ifade edilmesi; dinde, sanatta, estetikte, politikada, hukukta ve diğer manevi etkinlik alanlarında da gerçekliğini sürdürüyor.

En durağan toplumlarda bile ivme kazanmış bir süreç, gerginlik, örtülü ya da açık, kanlı ya da kansız bir çatışma var. Bunlar insanlık tarihinin genel-geçer olguları.

Bu olgular Komünist Manifesto’da şu şekilde formüle ediliyor;( bu aynı zamanda Batı merkezli bir kavram Marks’ta, sınıflı toplumun başlangıcından bu yana) İnsanlık tarihi sınıf mücadelesi tarihidir. Tarihin motoru sınıf mücadelesidir.

Yani çatışmasız toplum yok, demek istiyor. Biraz önce anlattığım artı- değeri vermemek, ondan pay almak arasındaki mücadele hep tarih boyunca devam etmiş ve bunlar tarihin başat unsuru olmuşlar ve bu çatışmanın sadece iktisadi anlamda değil, komplike bir şekilde devam etmesi, üst -yapısal bütün alanlarda; din, hukuk, felsefe, sanat, bilim, politika… bütün bu alanlarda devam etmesi insanlık tarihinin gerçekliğini dile getiriyor.

***

Bu mücadele aynı zamanda bir ifade etme arayışı mücadelesi. Eski Roma ve Yunan’daki metinlerde ne göze çarpar? Bir ifade arayışı. Egemenler kendilerini başka bir biçimde ifade ediyor, egemen olmayanlar da başka bir biçimde ifade ediyor, sömürenler ve sömürülenler kendilerini başka başka biçimlerde ifade ediyorlar. Bunların birbirlerine zıt söylemleri oluyor ama hepsinde değişmeyen bir gerçeklik var, o da; bir ifade arayışı. Her sınıf, her toplum kesiminin kendine göre bir ifade arayışı ve bir ifade biçimi var.

Demek oluyor ki bir düşüncenin dile gelmesi, açığa çıkması için ifade edilmesi gerekiyor. İfade edilmeyen, kavrama, imgeye, sembole dönüşmeyen düşünce gerçekleşmemiş bir düşünce oluyor. Beyinde var olmuş ama dışa vurulmamış, gerçekleşmemiş bir düşünce oluyor. Ve böylece insanlık tarihi, bir düşüncenin dile getirilmesi amacı sürecine tekabül ediyor.

İfade özgürlüğü, sınıflı toplumun başlangıcından bu yana hep var olan, hep var olması için mücadele edilmiş bir kavram oluyor. Demek ki bugünkü uygarlığı yaratan, uygarlığın gelişmesinin motoru olan, demokrasi yönetim biçiminin oluşmasında, bugün çağdaş uygarlık diye tabir edilen; laik, aydınlanmacı, Rönesansçı, yenilikçi, birey özgürlüklerini ön plana çıkaran, temel insan haklarına dayalı, insan haklarının evrensel gerçekliğini kabul eden, evrensel hukukla kendini ifade eden bir gelişmeye sebep oluyor.

En zor koşullarda bile, en despotik yönetimlerde bile insanlık hep bir ifade özgürlüğü mücadelesi vermiştir. Hem egemenler kendilerini ifade etmişler, hem de egemen olmayanlar, ezilenler bu ezilme biçimlerini ifade etmek için mücadele etmişlerdir. Bunlar, hayatın her zaman vazgeçilmez gerçekliği olmuştur.

Örneğin, sadece egemenlerin kendilerini ifade ettiği, ezilenlere ifade özgürlüğü tanınmadığı dönemlerde bu mücadele çok kanlı biçimler almıştır. Avrupa Ortaçağı’nda engizisyonlarda Bruno’ların odun ateşinde yakılması, demokrasinin beşiği olarak bilinen İngiltere’de Rönesans’ın öncülerinden Thomas More’un kafasının kütüğe koyulup baltayla kesilmesi, Galileo’nin cezalandırılması, Hallâc-ı Mansur’un derisinin yüzülmesinin hepsi ifade özgürlüğü arayışlarının sonuçları olarak ortaya çıkmıştır.

Engizisyonun bu acımasızlığı, ezilenlerin kendilerini ifade özgürlüğünü engellemek içindir. Diğerleri de egemen ifade biçimi karşısında başka bir ifade biçiminin gelişmesini engellemek için gerçekleştirilmiş caniliklerdir.

Yeni bir düşüncenin, fikrin, aklın yeni bir maneviyat şeklinin, yeni bir ahlak tarzının ortaya çıkışını engellemek ve bu ortaya çıkacak olan ifade biçiminin ezilenlerle bütünleşmesini engellemek içindir. Bundan dolayı insanlık tarihi, sınıf mücadelesi tarihi olmasının yanı sıra, insanların ifade biçimlerini gerçekleştirme mücadelesinin de tarihidir. İnsan düşüncesini ifade etme mücadelesinden vazgeçmemiştir. Tarihte insanların kanlı bedeller ödemesi bunun içindir.

Naim-Düşünce ve ifade özgürlüğü insanın doğuştan gelen temel haklarından biri olmalı. Uygarlığın gelişiminde itici güçtür aynı zamanda. Felsefe, bilim ve genel olarak insanlığın gelişmesi için bu özgürlük hava ve su kadar gereklidir. Bu noktada ifade özgürlüğüyle uygarlık arasındaki ilişkiye değinelim. İfade özgürlüğü olmazsa uygarlık olur muydu?

Cengiz- Sadece uygarlık değil, ifade özgürlüğü olmasaydı insanlık olmazdı. İnsanlık olurdu da bir vahşet döneminde yaşardı insanlık. İnsanlığı barbarlıktan, vahşet döneminden kurtaran sadece maddi güçlerdeki gelişkinlik değil, aynı zamanda insanların her yeni durumu ifade etme yeteneğine sahip olmasıdır.

Modern hukuku, uluslararası kurumları, yönetim biçimlerini, eğitim kurumlarını üniversiteleri; tüm bunları yaratan temelde ifade etme biçimleri, ifade etmek için mücadele biçimleridir. İfadeyle düşüncesini geliştirdikçe, bu düşünce değişik alanlara ayrılıyor. Hayatın ihtiyaçlarına uygun olarak düşünen insanlar ifade tarzını geliştirirken; örneğin buradan okul ihtiyacı, bir tıp eğitimi sağlamak, bir hukuk kurumu ortaya çıkıyor, üniversiteler, tıp, hukuk, felsefeler, müzikler hep bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar aynı zamanda birer ifade biçimidir.

İfade biçimi sadece gazete köşesinde bir fikri dile getirmek değil. Mimari de bir ifade biçimidir. Picasso’nun Guernica tablosu da bir ifade biçimidir. Bu tablo en güzel anti-faşist tablolardan, faşizmi lanetleyen tablolardan biridir. Örneğin Beethoven, 9. Senfoni’de Fransız Devrimi’ni özetlemiştir. Bu senfoniye Fransız Devrimi’nin müziği denir. O da bir ifade biçimidir.

İfade biçimi geliştikçe sanatlar, bilimler, felsefe de ortaya çıkıyor. Bunlar hep ifade biçiminin gelişmiş türleri. İfade özgürlüğü için insanlık mücadele etmeseydi, insanlar düşüncelerini dışa vurmasaydı, dışa vuracak kelimeleri, kavramları, sembolleri, simgeleri, mantık kategorilerini oluşturmasaydı bugün ne bilim, ne felsefe, ne müzik, ne sinema, ne diğer alanlardaki manevi, eğitsel etkinlikler olurdu. Bunların hepsi ifade özgürlüğünün hayatın farklı alanlarında mücadelesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Demek ki uygarlığı yaratan, ifade özgürlüğü için mücadele oluyor. Tüm bu ifade biçimlerini zenginleştirmek, beyinde oluşan düşünceyi ifade etmek için mücadele aynı zamanda insanlığın hak ve özgürlükler için mücadelesidir. Hak ve özgürlükler için mücadelenin kökenine baktığımız zaman da görülüyor ki; bir ifade özgürlüğü mücadelesidir. İfade özgürlüğü için mücadele insanlığın uygarlaşmasında en başat faktördür.

Naim- Bir yanıyla Anayasa ve kamu hukukunu ilgilendiren düşünce ve ifade özgürlüğünün ceza hukuku ile ilişkili olup olmadığı da önem taşır.

Özgürlükler ve otorite yüz yıllardır birbiriyle kapışma halindeler. Birey ve toplulukları kısıtlamak isteyen yönetimler, özgürlükler karşısında otoriterliği tercih etmişlerdir.

Anayasa metinlerinde düzenlenen düşünce ve ifade özgürlüğü, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(10.md.) ile uluslar arası güvenceye kavuşmuştur.

İfade özgürlüğünü mutlak bir kavram olarak düşünemiyoruz günümüzde. Otoritenin izin verdiği sınırlar içinde ve onların işlerine geldiği noktaya kadar daraltılabilen bir kavram.

Dolayısıyla ifade özgürlüğü sadece Anayasa ve yasalara bakılarak kullanabilecek bir hak değil. Yönetimler despotlaştıkça bu özgürlük genellikle kağıt üzerinde kalmakta.

İşin gerçeği; bu özgürlüğün layığını bulması için ülkede yaşayan insanlar tarafından içselleştirilip halkın kültürel reflekslerine işlemiş olması gerekir.

Demek ki bir ülkede düşünce ve ifade özgürlüğü okumuş-yazmış küçük bir zümrenin ihtiyacı olmaktan çıkıp, tüm milletin ihtiyacı haline gelmedikçe biz bu konuları daha çok konuşuruz!

Bu özgürlüğü yönetimler sınırlandırır, engeller de; milletin mayasında olsaydı bu özgürlük, biz bunları bugün konuşmuyor olurduk.

Bu noktada bir diğer yan da; ifade özgürlüğünü kullanacak beyin ve ağıza sahip toplumlar olması gerektiğidir. Hadi al kullan, demekle olmuyor. Maalesef toplum da yıllardır bu konuda lâl, en azından kekeme…

Sartre diyor ki; “ Bir toplumda fikir özgürlüğünün bulunmaması, fikirlerin söylenmemesi değil; söylenecek fikirlerin olmamasıdır.” Bu bahiste ne dersin?

Cengiz- İnsanlık tarihine baktığımız zaman; insanlık toplumunda demokrasi, ifade özgürlüğünün en serbest olduğu zamanlarda yaygınlaşıyor. Bütün faşist, despotik yönetimler, tiranlıklar ifade özgürlüğünün yok edildiği zaman gerçekleşiyor. Egemenler içinde küçük bir elit kesimin, dar bir zümrenin konuşma hakkına sahip olduğu zamanlarda bu despotik, otoriter, faşist yönetimler iktidar olabiliyorlar.

Ortadoğu’ya baktığımız zaman ifade özgürlüğü; örneğin Suudi Arabistan’da temel insan haklarını savunanamıyorsun, dini eleştiremiyorsun. Eleştirenin boynunu koparıyorlar. İran’da kadınların başını açması fuhuşa teşvik suçu ile ağır cezaya çarptırılıyor. Kadın başını açarak kendi kadınlığını, bireyliğini ifade edemiyor. Bu ifade özgürlüğünün yasaklanmasıdır. İfade özgürlüğü sadece düşünce ile olmuyor. Bedenini kullanma biçimi de, kılık kıyafetini belirleme biçimi de bir ifade biçimidir. Spor giyinmek, şalvar, sarık giymek bir düşüncenin, inancın ifade biçimidir. Kendini algılama ve dünyaya bakışının bir ifadesidir insanın.

Dünyada bütün despotik yönetimler ifade özgürlüğünün gelişmediği (bilimin, sanatın, kültürün gelişmediği ülkeler) toplumlarda bu tip zorba yönetimler, tiranlıklar, faşist ve Tek Adam yönetimleri kurulabiliyor. Latin Amerika ülkelerine, İkinci Dünya Savaşı yıllarında İtalya, Almanya’ ya bak, Afrika’daki diktatörlükler, İran’da Şah ve Humeyni, Mısır’da Mübarek, Salazar, Franco hep ifade özgürlüğünü yasaklamışlar. İfade biçimlerini yasaklamışlar. Kendisini eleştiren, sanatı, bilimi, sinemayı, bilgiyi yasaklamışlar.

Demek ki faşist yönetimlerin, tiranlıkların kurulabilmesi için temel koşul ifade özgürlüğünün yasaklanmasıdır. İfade özgürlüğünün yasaklanmadığı ülkelerde demokrasi gelişiyor, ifade özgürlüğünün yasaklandığı ülkelerde otoriter, totaliter, faşist, tiranlık yönetimleri oluyor. Dünyanın gerçekliği bu.

Bu tek başına amaçlarına ulaşmayı sağlar mı? Hayır! Halkın demokratik bilinçten yoksun olması buna en büyük katkıyı sağlıyor.

İdris Küçükömer’in meşhur bir sorusu var: Biz demokrasi demokrasi diyoruz ama acaba halk demokrasi istiyor mu? diye. Demokrasinin yeşermesi için, savunulması için, demokratik değerlerin, demokratik yaşam biçiminin, ahlakının, demokratik hukuk, eğitim ve devlet tarzının gerçekleşmesi için o ülkede onları talep eden bir halkın olması gerekiyor, aydınların, elitlerin olması gerekiyor. Eğer bu demokrasiyi, ifade özgürlüğünü talep eden ve despotik yönetimin sınırlandırılmasını talep eden örgütlü kitleler yoksa, elitler, aydınlar yoksa o ülke cehennemi bir hayat yaşıyor.

Bu ülkede her türlü diktatörlük, yolsuzluk, yalan, hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk ve hukuksuzluk meşru hale geliyor, sıradanlaşıyor. Yani Hannah Arendt’in dediği gibi kötülük sıradanlaşıyorbu ülkelerde. Bu kötülüğün sıradanlaşmasınıönlemek, bu despotik yönetimlerin kurulmasını önlemek, örneğin Türkiye gibi tereyağından kıl çeker gibi Başkanlık Sistemi’nin kurulmasını önlemek için; halkın, örgütlü işçi sınıfının, köylülerin, esnafın, memurların, Barolar Birliği’nin, TMMOB’nin, öğretmenler sendikalarının, işçi sendikalarının hepsinin buna karşı başkaldırması gerekiyordu… Ama toplumda böyle bir eylemlilik gelişmedi. Tek Adam yönetimini istemiyoruz, diye sokaklara dolmadı insanlar.

Dikkat et, bu Tek Adam yönetimine karşı tek-tük ilerici avukatların ve bazı baroların dışında ses çıkartan olmadı. Kısıtlı Parlamenter Sistem ortadan kaldırılıp, demokratik hakların son kırıntıları tasfiye edilirken Türkiye’de 72 Hukuk Fakültesinden de ses çıkmadı. Bırak halkın demokratik bilince sahip olmasını, demokrasi için canla-başla mücadele etmesi gereken hukuk fakültelerinin bile sesi çıkmadı, çıkmıyor.

Ülkede bu kadar haksızlık, hukuksuzluk, yolsuzluk, hırsızlık oluyor; devlete, laik, hukuk devleti denilmesine karşın anayasada, parlamento tasfiye ediliyor. Milli Eğitim bağımsız, çağdaş, özerk olması gerekirken -ki anayasa böyle yazıyor- Değerler Eğitimi, yani çocuğun kişiliğini şekillendiren eğitimi tarikatlara özellikle Menzilcilere teslim ediyorlar. Neden oluyor bunlar? Ülkede Cumhuriyet karşıtı süreç gelişirken, onun yerine Türkiye gerçeklerine uydurulmuş bir form halinde bir din devleti inşa edilirken hukuk fakültelerinden ses çıkıyor mu? Bu yapılanlar evrensel hukuka aykırıdır, insan haklarına aykırı uygulamalardır, şeklinde ses çıkartmıyorlar…

***

Beyinde yeni bir fikir oluşunca; ne yaparsan yap, o düşünce kendini ifade etme biçimini bulur. Sanatta, felsefede, eğitimde, politikada sembolize dil kullanarak, kavramlar kullanarak, mutlaka bir şekilde ifade yolunu, yöntemini bulur. Bir düşüncenin ifade edilmesinin temel koşulu düşüncenin var olmasıdır. Eğer bu düşünce var olmazsa; bu ülkede yasal olarak düşünce özgürlüğü olsa bile, ifade özgürlüğü kullanılmamış olur. Bir düşüncenin ifade edilebilmesi için, önce düşüncenin olması gerekiyor. Yani düşünce özgürlüğü ile ifade özgürlüğü birbirinin tamamlayıcısı oluyor, bunlar birbirinden ayrılamıyor.

Türkiye’de eksik olan da Sartre’ın dediği gibi zaten. Demokrasi kültürü, çağdaş yaşam kültürü, aydınlanma, laik kültür eksik Türkiye’de. Dolayısıyla bu etkenlerden dolayı ifade edilenler de eksik ifade ediliyor. Tam anlamıyla , zenginleşmiş bir şekilde ifade edilmiyor.

Bu da Türkiye’de henüz çağdaş uygarlık değerlerinin, kavramlarının, kurumlarının, kültürünün, yaşam biçiminin, yaşam normlarının oluşmadığını gösteriyor. Bu, Türkiye’nin uygarlığı eksik demek oluyor. Türkiye’de çağdaş uygarlık olsaydı ve kurumlar bu uygarlığa göre biçimlenmiş olsaydı, bugün ülkede garabet olan, ilkelliğin zuhuru olan, dünyada benzeri olmayan bu Tek Adam Yönetimi, kurulamazdı.

Naim- İfade özgürlüğü düşünce özgürlüğü kadar rahat kullanılabilecek bir hak değil, sınırları var. İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10.maddesinde ve Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nin 19.maddesinde tanımlanmış ve limitleri belirtilmiş.

10. Madde ve 19. Madde yerlerinde dursa da ülkemizde olduğu gibi birçok ülkede bu özgürlüğe makas atılıyor veya korse giydiriliyor despot yönetimlerce.

Ülkemizde aydınların, demokratların; Nihat Doğan, Seda Sayan… gibi ünlü güncel Türk Büyükleri kadar bile ifade özgürlüğü yok. Neredeyse ağzı olan konuşuyor ama beyni çalışan konuşamıyor.

İfade özgürlüğü; menemenin soğanlı mı soğansız mı yapılacağı konusunda fikir beyan etmek değil; asıl olarak muhalif düşünceleri dile getirebilmek özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü lakırdı özgürlüğü değildir! Zira bu özgürlüğün toplumsal ilerleme ile doğrudan ilişkisi vardır.

Otoriteye göre ülkemizde düşünce özgürlüğü; düşünüp içinde tutabilirsin, demek. Henüz teknolojik olarak beynimizi okuyamadıklarına göre! Ama bu düşündüklerimizi dile getirirsek otoritenin tespit edeceği ödüllere de katlanmak zorundayız!

Düşünce özgürlüğünü tanıyıp, ifade özgürlüğünden mahrum etmek; bir canlıyı kısırlaştırıp, ondan üremesini beklemektir. Böyle bir yönetimin adı demokrasi olmasa gerektir.

Bu çerçevede düşünce ve ifade özgürlüğü ve aralarındaki köprü konusunda ne dersin?

Cengiz-Düşünce ve ifade özgürlüğü aynı zamanda insanlığın ulaştığı uygarlıkla ilgili bir kavramdır. Uygarlığı yaratan kavramlardır ve birbirinden ayrılmazdırlar.

Türkiye’ye baktığımız zaman; Cumhuriyet dahil Osmanlı’da da var. Örneğin Şeyh Bedrettin… Bir sürü aydın Türkiye’de öldürülüyor. Sabahattin Ali, Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu,Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Ümit Doğanay, Ümit Kaftancıoğlu, … aydınların, sanatçıların öldürülmesi, Server Tanilli’nin kurşunlanarak felç edilmesi… Türkiye’de yeni fikrin, muhalif düşüncenin ortaya çıkmasını engellemek için bu insanlar öldürüldü. Bu insanların düşüncelerinden korktular, bunların ifadesinden korktular, bunları ifade ederek gerçekliğin açığa çıkmasından, halk tarafından görülmesinden korktular.

Bunlar egemen blokun yönetim tarzının içerisindeki kirliliğin, pisliğin, çürümüşlüğün dışa vurulmasından korktular. Korkunun eseri olarak, egemenlerin kullandığı karanlık katiller tarafından, kirli paralarla beslenen kiralık katiller tarafından öldürülen bu insanlar niye öldürüldü? Bunlar silahlı militan değildi, bunlar banka soyguncusu değildi, bunlar bir ülkenin casusu değildi… Niye öldürüldüler? İfade özgürlüğünü kullandıkları için, yani düşüncelerini ifade ettikleri için öldürüldüler.

Söylediğin gibi ifade özgürlüğünde esas sorun muhalif düşünce, yani iktidarı, mevcut yönetimi eleştirince ifade özgürlüğü bir gerçeklik kazanır. Bu olmayınca ifade özgürlüğü olmuyor; istediği kadar anayasada, yasalarda ifade özgürlüğünden bahsedilsin. Sen bu özgürlüğü kullanamıyorsan, senin özgürlüğün kağıt üzerinde kalıyor, gerçekleşmiyor, sadece bir laf oluyor.

Mesela İtalya’dan alınan 141-142. maddeler yıllarca uygulandı bu ülkede. Çünkü soldan korkuluyor, korktular. Halkın sosyalizm düşüncesini öğrenmesinden korktular, sosyalizmin bu korsan, ahbap-çavuş, bu kirli kapitalizme meydan okumasından korktular. Korktukları için bu insanları öldürdüler, korktukları için sol partileri, dergileri, gazeteleri kapatıp, yasakladılar.

Tüm bunları ifadenin maddi gerçeklik haline gelmesini engellemek için yaptılar. Niye ifadenin maddi gerçek haline gelmesini engellemek istiyorlar? Çünkü ifadenin maddi gerçek haline gelmesi demek, o fikrin insanlarla buluşması ve bir güce dönüşmesi demektir. Marks, bir fikrin gerçekleşmesi, onun insanlar tarafından benimsenip bir maddi güce dönüşmesi demektir, diyor.

Bir toplum kesiminin, öldürdükleri insanların fikirlerinden etkilenmesini engellemek için öldürdüler o insanları. Amaç karanlığın, cahilliğin devam etmesini sağlamaktı. Aydınlanmanın ve laikliğin toplum kesimleri içinde gelişmesini engellemek, eleştirel düşüncenin, ifade özgürlüğünün gelişmesini engellemek, demokrasinin gelişmesini engellemek, insan hak ve özgürlüklerinin toplum nezdinde bilince çıkmasını, çağdaş demokrasi kültürünün oluşmasını engellemek… Bütün bunları yaparken de bu vurgun düzenini korumak, asıl güdülen amaç buydu.

Aman düzenimize dokunmayın, aman sömürü çarkımızın dişlerini kırmayın, aman foyamızı meydana çıkarmayın, her türlü ahlaksızlığı, yolsuzluğu, kanunsuzluğu yapalım ama bunları açığa çıkarmayın, bunları ifade etmeyin, bunları topluma anlatmayın; bu korkuları yüzünden, karanlık devam etsin diye bu insanlar öldürüldü.

Naim-İtalya’da faşist Mussolini’nin savcısı Gramsci için, “Bu beynin yirmi yıl durması lazım,” demişti. Diktatörler neden akıldan, özgürlükten ve eleştiriden korkarlar? Bizim Gramsci’mizin olmaması ülkemizdeki otoriteyi daha şanslı kılar mı?

Cengiz- Elbette kılar. Senin düzenin gözünde durdurulacak bir beynin olmaması, aynı zamanda bunun var sayılması otoriteyi rahatlatır doğal olarak. Biraz önce çok güzel sordun; akıldan, ifade özgürlüğünden, eleştiriden niye korkarlar? diye. Çünkü eleştiri özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, düşüncenin, ifadenin geliştiği, maddi gerçekliğe dönüştüğü toplumlarda demokrasi oluyor, hukuk, çağdaş eğitim, insan haklarına saygı, evrensel hukuk oluyor. Bütün bunların olduğu yerde ise diktatörlük olmuyor, despotizm, faşizm olmuyor. Faşizmin, diktatörlüğün, Tek Adam Yönetimi’nin, Başkan Baba Sistemi’nin olması için; kanunsuzluğun, hukuksuzluğun, yolsuzluğun olması gerekiyor.

Gramsci gibi beyni çalışan, yaratıcı beyni olan birinin olmaması gerekiyor. Yaratıcı beyinlerin düşünmemesi, düşündüklerini ifade etmemesi gerekiyor. Aklının olmaması, aklı olsa bile bu aklını kullanmaması gerekiyor. Oysa uygarlığı yaratanlardan biri de aklın kullanılmasıdır. Örneğin Descartes, “Metot Üzerine Konuşmalar” kitabında neyin metodunu anlatır? Aklın kullanılmasının metodunu anlatıyor kitabında. Yani aklı olmak yetmiyor, onu kullanmasını bilmek gerekiyor. Uygarlığı yaratan bu. İnsan aklını kullanmayı öğrendikten sonra uygarlık yaratıldı zaten. İşte o yüzden Ortaçağ artığı tiran bozuntuları, tek adamlar, diktatörler; bu akıldan, düşünceden veya eleştiri özgürlüğünden öcü gibi korkarlar. Tüm bunların olması demek, bunların sonu demektir, bunların gücünü kaybetmesi, bunların yıkılıp tarihin çöplüğüne gitmesi demektir. Bu yüzden korkarlar.

Naim-Düşünce ve ifade özgürlüğü ile eleştiri konusunda toplumdaki mayadan ve halden solun da etkilenmemesi mümkün değil.

Eleştiri, ifade özgürlüğünü kullanarak yapılabilir. Bu nedenle eleştiriye tahammülsüzlük özünde ifade özgürlüğüne tahammülsüzlüktür.

Edward Said’in dediği gibi, “Eleştiri bilinci dediğimiz, nihayetinde, alternatiflerden yana olma yönünde karşı konulmaz bir eğilim değil midir?”

Şimdi gelelim bizim tarafa… ’80 öncesinde çokça tekrarlanan demokratik merkeziyetçilik kavramı ve sonrasında sol içi eleştiri özgürlüğü meselelerinde ne dersin?

İfade ve eleştiri özgürlüğünde sol da masum değil. ’80 öncesi sayısal çoğunluğuna bakıp kendini solun kâhyası sanan anlayışın uygulayıcılarının çirkin bir örneğini tarihe bıraktıkları sol içi şiddeti ve özellikle Kürt Hareketi’nde örgüt mensubu yüzlerce militanın; “ajanlık-hainlik” suçlamalarıyla infaz edilmelerini de konuşalım

Cengiz- Şimdi sıra sola geldi. Bizim solumuz, sonuçta bu toplumun solu. Bu toplumun kültürüyle, değerleriyle şekillenmiş, bu toplumun zihin yapısına, mantığına, ahlakına, geleneklerine göre şekillenmiş bir sol.

Elbette, buna göre şekillenmiş bir solun şekillendiği yapılardan özellik taşıması, bu yapılardan birtakım olumsuzluklar, bir sürü unsurları alması kaçınılmaz bir şey. Sol da bu kültürün mirasçısı. Ne kadar eleştirirse eleştirsin, sonuçta bu toplumun solu, bu toplumun gerçeklerinden ortaya çıkmış bir sol.

Dolayısıyla, Türkiye’de genel anlamda demokrasi kültürü olmadığı için ve eğitim sistemi demokratik olmadığı için, demokratik kafalı insan yetiştirmek Milli Eğitim politikası olmadığı için; Türkiye’de herkes aşağı-yukarı otoriter kafayla yetişiyor. Toplumun genel yetişme tarzı bu; hem halk nezdinde, hem eğitim sisteminde bir demokrasi kültürü yok. Türkiye’de demokrasi kültürünün olmadığı eskiden beri entelektüel çevrede çok tartışılan bir konu. Sadece demokrasi değil, demokrasi kültürü neden yok?

Türkiye’de sol, sonuçta demokrasi geleneklerinin yenileşmediği, cılız demokrasi denemelerinin sekteye uğratılarak, demokrasi deneyimlerinin büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlandığı ve demokrasi biraz gelişince hemen önünün kesildiği faşist askeri darbelerin demokrasinin kırıntılarını ortadan kaldırmak için gerçekleştiği bir ülke burası.

Demokrasi kültürünün olmadığı, demokrasi geleneklerinin olmadığı, çağdaş yaşamın normlarının yenileşmediği, çağdaş yaşam ahlakının olmadığı toplumda kendini var etmiş bir solun dolayısıyla bu kusurlardan muaf olması, tamamen bunların dışında yepyeni bir gerçeklik olarak kendini ifade etmesi hayatın doğası gereği mümkün olamazdı zaten. Bizim solcularımız, devrimcilerimiz her ne kadar eleştiri özgürlüğünden, eleştirel akıldan bahsedip, her şeye eleştirel bakmak gibi söylemlerle konuşsa bile gerçekte bu oluyor.

Örnek verelim, mesela geçmişte içinde bulunduğumuz harekette bir dergide çıkan yazıyı eleştirince ne oluyordu? Hareketin görüşünü eleştirme, oluyordu, muhaliflik oluyordu. Bu hareketin görüşü kimin görüşü? Sonuçta bir kişinin görüşü. Dergideki o yazıyı sonuçta bir kişi yazıyor, binlerce insan yazmıyor o yazıyı. Ve sen o bir kişinin yazdıklarında kusur bulamıyorsun, o kusuru söyleyince ne deniyordu? Objektif olarak ajan. Yani subjektif olarak ajan değil ama yaptığın ajanlık, deniyordu. Eleştiriyi fazla ileri götürünce de mücadeleden kaçmak için kendine kılıf arıyor, deniyordu. Eleştiren kişi hor görülüyordu. Böylece burada demokrasinin yeşermesine izin verilmiyordu. Demokrasi; toleransın, eleştirinin, hoşgörünün gelişmesidir. Batıda uygarlığı yaratan budur. Hoşgörü ortamı olmayınca, eleştiri ortamı olmayınca, birtakım gerçeklikleri sorgulama olmayınca orada demokrasi olmuyor, demokrasi kültürü çiçek açmıyor.

O yüzden solda bu kadar despotun, tahakkümcü insanın, demokrasiden, insana saygıdan yoksun bu kadar despotik insanın yetişmesi, solda bir şef kavramının oluşması ve o şefin kendine biat edecek insanları çevresine toplaması geçmişte solun bir gerçeğiydi.

Sadece Türkiye toplumunun değil, aynı zamanda solun da demokrasi kültürünü yeniden ortaya koymasına, demokrasi kültürüne göre kendini yeniden şekillendirmeye ihtiyacı var. Eğer sol bu yenilenmeyi yapamazsa, demokrasi kültürünü, demokratik hoşgörü, eleştirel akıl, yaratıcı akıl, eleştirel aklın özgürlüğü, sorgulama hakkı gibi hakları tanımazsa, bunu pratikte gerçekleştiremezse, kendini yenileyememiş olacak ve marjinallikten kurtulamayacak.

Solun geçmişteki tüm bu hastalıklı yapılardan, bu tekkeci, tekelci, monolitik politik kültür yapılarından kurtulması için, insanın çağdaş uygarlık düzeyinde ulaştığı uygarlığın sembolü olan eleştiri ve ifade özgürlüğünü, sorgulama hakkını insanlara tanıması gerekiyor. Bu sadece demokrasinin gerçekleşmesi değil, demokrasi sonucunda bireyliğin de gerçekleşmesini sağlar. Demokrasinin gerçekleşmediği toplumlarda bireylik de gerçekleşmez. Eğer birey, istediği kadar yetenekli olsun, istediği kadar zeki olsun, düşüncesini ifade edemiyorsa, eleştirilerini dile getiremiyorsa, bu haklar kendine tanınmıyorsa, orada demokrasi de insan hakları da yoktur.

***

Soldaki sol içi şiddet bir diyalogla, bir söyleşiyle bitirilebilecek bir konu değil. Sol içi şiddet ciddi bir biçimde vak’a örnekleri ile beraber araştırılması, analiz edilmesi, sonuç çıkarılması gereken bir konu. İstihbarat boyutları ile politik, ideolojik, ahlaki, grup psikolojisi, grup davranışları boyutları ile birçok açıdan; sosyoloji, siyaset bilim, psikoloji, eğitim ve etik açıdan araştırılması gereken bir konu.

Geçmişte demokrasi kültürüne izin verilmediği için ve bir sürü insan özgürlük diyerek tekkeci, tekelci bir siyaset uyguladığı için, ben doğruyum benim dışımda herkes yanlışgibi şeriatçılara benzer bir kafa yapısına sahip olduğu için, bu sol içi şiddet körüklenmiştir. Sol içi şiddete canlar verilmiştir. Yani devrimci devrimci kanı dökmüştür. Bunun sebebi şeriatçılardan farklı bir kafaya sahip olamamaktır. Şeriatçı ne diyor? Ben doğruyum, benim dediğim doğru,benim tarikatım, doğru öbürleri zındık, diyor. Onlar yoldan çıkmış, diyor. Sol da böyle dedi.

Bu neden kaynaklanıyor? Marksizmi, sosyalizmi bir bilimsel düşünce, çağdaş bir dünya anlayışı, bir yaşam biçimi olarak değil; bir din olarak kavramaktan kaynaklanıyor. Bir dinde mutlak doğrular vardır, kutsal gerçekler vardır. Ve sen o dine mensup olduğun sürece mutlak doğruları, mutlak gerçekleri eleştiremezsin. Çünkü onlar mutlak gibidir.

İşte bu bilinç altında toplumu şekillendiren İslami kültür altyapısının soldaki zuhurudur bu olumsuzluklar. Bunun sonucunda mukaddes gerçeklikler olunca, doğal olarak bunlar eleştirilemez oluyor. Gerçekliğini gösterince de zındık işi deyip kabul etmiyorlar. Bu gerçekliği tekeline alma anlayışıdır. Bu dinsel anlayışın laikleşmiş bir devamı. Tarikat mantığının bir başka formu, temeldeki aynı mantık solda da bu şekilde gerçekleşiyor. Bu tekelcilik, tekçilik, politik monolitik kültür; solu marjinalize eden buydu zaten.

***

Kürt Hareketi’nde bunlar olduğu için cinayetler işlenmiş, ajanlık suçlamasıyla bir sürü insanın başını yemişlerdir. Burada da aynı nedenden dolayı bu olumsuzluklar yaşanmıştır. Kürt Hareketi’ndeki bu uygulamalar aynı zamanda Kürt toplumunun özelliğiyle, aşiret yapısıyla da ilgili. Biraz önce bahsettiğimiz Türkiye’deki solun genel durumundan farklı, Kürt toplumunun feodal, aşiretçi, kabileci sosyal bir yapısı var. Kürt Hareketi’ndeki bu yanlışlar Kürt toplumundaki bu aşiretçi yapıdan da çok neşet alıyor. İşte bu ayrı yapı çok sakat bir siyasi oluşuma yol açıyor. O yapının mirası, o yapının tasfiye edilmemesi ve geleneksel kabileci, mezhepçi, aşiretçi yapılarla radikal biçimde hesaplaşılmaması, onların içselleştirilmesi Kürt Hareketi’nde büyük yaralara, travmalara yol açtı. Birçok insanın başı yendi. Birçok insan taşaltı edildi, yok edildi. Bu, Türkiye’nin genel durumundan başka; feodal, prekapitalist, geleneksel yapı, şiddet içeren bir yapı ve bunun sirayet etmesini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

12 Kasım 2019

Çanakkale-İstanbul


Umut Diyalogları 1-10:
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-2-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-3-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-4-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-5-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-6-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-7-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-8-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-9-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum2.org/umut-diyaloglari-10-cengiz-turudu-naim-kandemir/

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑