fbpx

Ekoloji

Published on Eylül 10th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

La Via Campesina: Çiftçilerin küresel sesi

La Via Campesina Avrupa Ofisi Politika Geliştirme Uzmanı ve Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi ortağı Olcay Bingöl, küçük çiftçilerin sosyal hareketi La Via Campesina’yı, tarım ile gıda alanını ve çiftçi köylüleri Independent Türkçe’ye anlattı

Röportaj: Murat Büyükyılmaz @muratbuyukyilmz

Tarım ve gıda, hem Türkiye’de hem de dünyada her geçen gün daha çok konuşuluyor. Üretim maliyetlerinden pazardaki fiyatlara, ülkelerin tarım ekonomisinin büyüklüğünden ithalat ve ihracat tablolarına kadar pek çok başlıkta süren tartışmaların ardında ise insanlığı besleyen yüz milyonlarca köylü, yani küçük ölçeklerde üretim yapan çiftçiler var.

Independent Tükçe olarak yüzümüzü, genellikle görmezden gelinen veya sorunları geçiştirilen çiftçi köylülere çevirdik; dünya genelinde 81 ülkeden 182 yerel ve küçük üretici örgütü bünyesinde barındıran, yaklaşık 200 milyon çiftçi köylüyü temsil eden La Via Campesina’yı araştırdık.

Tüm dünyada küçük ölçekli gıda üreticileri, başta çiftçi köylüler olmak üzere, Birleşmiş Milletler Köylü ve Kırsal Alanlarda Çalışan Kişilerin Hakları Deklarasyonu’nun (The Declaration on the Rights of Peasants/UNDROP), tarımsal ve kırsal işçilerin haklarını koruyan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerinin tanınması, agroekoloji yönünde bir dönüşüm yapılması ve bunları uygulayacak politika değişikliklerine gidilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Hükümetlerin ve devletlerin gıdayı temel bir insan hakkı olarak kabul etmelerini ve bu hakka yasal çerçeveleri oluşturarak saygı göstermelerini, bu hakkı korumalarını ve herkesin, ayrım gözetilmeden gıdaya ve yeterli besine erişim hakkını gözetmelerini talep ediyorlar.

Uluslararası dayanışma içinde gıda egemenliği ilkelerine dayanan olumlu ve yapıcı bir strateji

Dünyanın dört bir yanından küçük ölçekli gıda üreticileri, La Via Campesina (LVC) isimli küçük çiftçilerin sosyal hareketi adı altında, kendi ülkelerindeki ulusal örgütler eliyle bu sorunları ele almak için uluslararası dayanışma içinde gıda egemenliği ilkelerine dayanan olumlu ve yapıcı bir strateji geliştiriyorlar.

1993 yılında kurulan LVC, Afrika, Asya, Avrupa ve Amerika kıtasında yer alan 81 ülkede 182 yerel ve ulusal küçük üretici örgütünden oluşuyor. Yaklaşık 200 milyon küçük çiftçiyi temsil ediyor.

LVC, otonom, çoğulcu, çok kültürlü olmasının yanı sıra sosyal adalet talebinde herhangi bir siyasi partiden, ekonomik veya diğer türden bağlantılardan bağımsız bir sosyal hareket.

LVC’nin varlığı ve meşruiyeti, köylü örgütlerinden gelen bir taban kitle hareketi olmasından geliyor. Bir uluslararası sekreteryası var ve bu sekreterya, dört yılda bir Uluslararası Konferans tarafından alınan toplu karara göre dönüşümlü olarak görev yapıyor.

İlk olarak Belçika’da (1993-1996), ardından Honduras’ta (1997-2004), Endonezya’da (2005-2013) bulunuyordu ve şu anda 2013’ten beri Harare, Zimbabwe’de bulunuyor.

Dört yılda bir düzenlenen Uluslararası Konferans, hareketin gelecekteki eylemlerinin ve gündeminin tanımlandığı en yüksek siyasi tartışma ve karar alanını oluşturuyor. 1993’ten beri bu tür yedi konferans düzenlenmiş.

Üyelerinden gelen aidatlar, özel bağışlar, bazı sivil toplum kuruluşları, vakıflar ve kamusal yönetimlerden gelen maddi destekler bu hareketin finansal olarak sürdürülebilir olmasını mümkün kılıyor.

Temelde üç ana alan üzerine kurulu bir mücadele yürütülüyor:

  • Gıda egemenliğini savunmak, toprak mücadelesi ve tarım reformları
  • Agroekolojiyi teşvik etmek ve yerel tohumları savunmak
  • Köylü haklarının teşvik edilmesi ve köylülerin kriminalize edilmesine karşı mücadele

Türkiye’de La Via Campesina’yı kim temsil ediyor?

La Via Campesina tüm dünyada farklı kıtalarda, bölgesel olarak örgütlenmiş durumda.

Türkiye’de küçük çiftçilerin örgütü konumundaki Çiftçiler Sendikası (Çiftçi-Sen), Avrupa kıtasındaki örgütlenmenin neredeyse en başından itibaren etkinlik göstermiş ve ECVC yani Via Campesina Avrupa Koordinasyonu üyesi olmuş.

Hareket, Türkiye’de, “Birleşmiş Milletler Köylü ve Kırsal Alanlarda Çalışan Kişilerin Hakları Deklarasyonu”nda tanımlandığı şekilde bitkisel üretim faaliyetinde bulunan, hayvan yetiştiriciliği yapan, kıyılarda ve tatlı sularda küçük ölçekli balıkçılık yapan gerçek kişileri, yaylacı ve göçebe topluluk üyelerinin tümünü çiftçi ve çalışan olarak görerek Çiftçi-Sen altında örgütlemeyi hedefliyor.

La Via Campesina Avrupa Ofisi (ECVC) Politika Geliştirme Uzmanı ve Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi ortağı B. Olcay Bingöl, küçük çiftçilerin sosyal hareketi La Via Campesina’yı (LVC), tarım ile gıda alanını ve çiftçi köylüleri Independent Türkçe’ye anlattı.

“Eşi benzeri görülmemiş küresel bir kriz anı”

Tarımda tarihsel süreç içerisinde yaşanan dönüşümü değerlendiren Bingöl, dünyada ve Türkiye’de tarımın artan önemini işaret ederek “Kovid-19 pandemisi ile içinden geçmekte olduğumuz dönem, eşi benzeri görülmemiş küresel bir kriz ânı” dedi.

Pandemi ve pandeminin tetiklediği kriz dinamikleri başta sağlık olmak üzere toplumsal yaşamının her alanında etkisini göstermeye başladığını belirten Bingöl, “Tarıma ve gıda ile ilişkili tüm konulara ilgi oldukça arttı, zira pandeminin yarattığı şok dalgasından ilk etkilenen alanların başında insan yaşamı için en temel ihtiyaçlardan biri olan gıda geliyor” diye konuştu.

Virüs salgınının özellikle daha kırılgan ülkelerde gıda sistemlerinin karşılaştığı mevcut zorlukları artırdığını yada daha görünür kıldığını söyleyen Olcay Bingöl, şöyle devam etti:

Birçok gelişmekte olan ülkede Kovid-19’un bir sonucu olarak gıda tedarik zincirlerinin neredeyse çalışamaz hâle gelmesi ve gıdada akut bir güvencesizlik yaşayan insan sayısında görülen keskin artış, gıda sistemlerinin bu tür acil durumlarla karşılaşmaya hazırlıksız olduğunu da göstermekte.

Bu, Ebola, SARS ve MERS gibi diğer salgın hastalıklar veya pandemiler için de daha küçük bir ölçekte de geçerliydi.

“AB, daha da kırılgan hâle gelmiş durumda”

Bingöl’e göre, iklim değişikliği ve olağanüstü durumlar sonrası düşük mahsül, gıda fiyatlarındaki ani değişiklikler gibi şoklar ile biyokültürel erozyon, azalan toprak verimliliği, yaşlanan çiftçi/kır nüfusu, arazi konsantrasyonu gibi tehditler pandemi ile birlikte ağırlığını hissettiriyor.

Bu çoklar ve tehditlerin Avrupa Bilriği’nin uzman ekibinin hazırladığı SAPEA raporunda yer ettiğini söyleyen Bingöl, “Raporda açıkça belirtildiği gibi Avrupa gıda sistemlerinin kırılganlığını ortaya çıkıyor. Çünkü bir çok dışsal girdiye bağımlı yapısı ve AB’nin üçüncü ülkelerden büyük miktarlarda yiyecek ve yem ithal etmesi ve aynı zamanda büyük bir gıda ürünleri ihracatçısı olması sebebiyle daha da kırılgan hâle gelmiş durumda” dedi.

“Sadece Kovid-19 değil, son yıllarda yaşadığımız tüm krizler bize tarım gıda sistemlerinde küresel ölçekte bir reforma ihtiyaç duyulduğunu ve bu ihtiyacı güçlü bir şekilde dillendirmenin zamanının ‘şimdi’ olduğunu maalesef çok şiddetli bir şekilde gösterdi” diyen Bingöl, sözlerine şöyle devam etti:

Tüm dünyada, küçük ölçekli üreticilerin örgütleri bu çağrıyı uzun zamandır yapıyorlar.

Küresel ve bu küresel politikalara uygun adım ilerleyen ulusal politikalar, halk yararına değil. Toplumun küçük bir bölümünün kârı adına alınan kararlar nedeniyle geri dönüşü olmayan, tamiri ya imkansız ya da çok zor olan eylemlerden vazgeçilmesi için çağrıda bulunuluyor.

“Gıda bir meta değil, en başta evrensel bir insan hakkı, kimliğin ve kültürün bir parçasıdır”

Tarımsal üretimde küçük üreticilerin yerinin ve konumunun tarihsel süreçteki değişimini tarif eden Bingöl, bu değişimlerin çok miktarda değişkenle değerlendirilebileceğini söyledi ve ekledi: Öncelikle masanın başköşesine bir ön kabul koyalım: Gıda bir meta değil, en başta evrensel bir insan hakkı, kimliğin ve kültürün bir parçasıdır. Bu anlamda gıda sistemleri kamusal bir amaca hizmet eder ve ekolojik, kültürel, sağlık ve refah, ekonomik ve politik gibi birçok boyutu kapsar.

Sanayi devrimiyle ve en yoğun olarak da 1970’lerdeki Yeşil Devrim anlayışıyla uygulanan tarım politikalarının ve uygulamalarının doğanın metalaşmasını ve finansallaşmasını getirdiğini belirten Bingöl, sözlerine şunları ekledi:

Bunlar da şirket modelinin önemli bir özelliğidir ve bu durum doğal varlıkların giderek daha az sayıda kişinin elinde yoğunlaşmasına yol açıyor.

Bunların günümüzde en fazla konuşulan sonuçlarından biri, iklim değişikliği. “İklim krizine neler katkıda bulunuyor?” diye düşündüğümüzde, uzun gıda tedarik zincirleri, küresel ticaret ve yatırım anlaşmaları ve piyasa temelli politikalar ve biraz önce bahsettiğim tüm faktörler olduğunu biliyoruz.

Peki iklim krizini yaratan bu faktörler neye yol açıyor? Mülksüzleşme, yoksulluk, ötekileşme ve kırda yaşayan toplulukların sosyal dokusunun tahribi.

“Şirket modeli aşırı miktarda sağlıksız yiyecek üretir”

Olcay Bingöl, yukarıda bahsedilen dönüşümün doğaya ve insanlığa dair sonuçlarına bakıldığında etkinin kaygı verici olduğunu söylüyor ve ekliyor:

Kadınlar, köylüler, aile çiftçileri, küçük ölçekli kıyı balıkçıları, göçmen ve göçer çobanlar, göçebeler, topraksız mevsimlik tarım işçileri de dahil olmak üzere küçük ölçekli gıda üreticileri, küresel gıdanın yüzde 70’ini üretmekte ve aynı zamanda, çoğu hâlâ gıda güvencesizliği ve yetersiz beslenme sorunları yaşamakta.

Bunun yanında da üretimiyle insanca bir yaşamı sağlayamamaktan dolayı da tarımdan çekilmekte ve kentlere göç ederek vasıfsız işçi haline gelmekte. Ya da bir zamanlar tarım yaptıkları toprakları ele geçirmiş tarım şirketlerinin işçisi haline gelmiş durumda.

Sanayi, turizm, maden, enerji yatırımları ve benzeri bir çok nedenle toprakların gasp edilmiş durumda olduğunu hatırlatan Bingöl’e göre tarım toprakları, gıda üretmek yerine başka amaçlarla kullanılıyor; Yereldeki nüfusu beslemek yerine teşvik verilen ürünlerle tedarik zinciri içerisinde kayboluyor.

Zira şirket modeli, aşırı miktarda sağlıksız yiyecek üretir, suyu aşırı kullanır ve kirletir. Toprak verimliliğini tahrip eder. Ormansızlaşma, biyolojik çeşitlilik kaybından, ötrofikasyondan (Tarımsal girdilerde nitrojen ve fosfor kullanımının artmasına bağlı olarak sudaki azot ve fosfat seviyesinin yükselmesi) ve buna bağlı olarak sudaki canlı yaşamının yok olmasından sorumludur.

Gıda Egemenliği ne anlama geliyor?

La Via Campesina’nın Gıda Egemenliği hedefinin ne anlama geldiğini de açıklayan Bingöl, “Gıda egemenliği, mevcut gıda krizlerine yol açan ekonomik politikalara ve endüstriyel tarım-gıda sistemini var eden küresel kurumlara ve politikalara karşı uygulanabilir bir alternatif oluşturmasıyla gıda sistemlerimizde demokratik değişim için somut araçlar ve yollar önermekte” dedi.

“La Via Campesina neoliberal kurumsal küreselleşme modeline bir alternatif öneriyor”

İnsanların kendi gıda ve tarım sistemlerini tanımlamasının, doğaya saygılı üretim yollarıyla üretilmiş sağlıklı ve yerel kültüre uygun gıdayı üretmelerinin ve o gıdaya erişimlerinin bir hak olduğunu ifade eden Bingöl, “Gıda egemenliği kavramı, 1996 yılında Dünya Gıda Zirvesi sırasında La Via Campesina tarafından, neoliberal kurumsal küreselleşme modeline bir cevap, bir alternatif olarak ortaya atılıyor. Bu karakteriyle de enternasyonalist nitelikte ve gıda ile tarımın etrafında uluslararası yönetişimin anlaşılması ve dönüştürülmesi için bir çerçeve sunmakta” ifadelerini kullandı.

Bugünün dünyasında karşılaşılan sayısız karmaşık soruna bir çözüm olarak da sunulduğunu belirten La Via Campesina Avrupa Ofisi Politika Direktörü, gıda egemenliği talebine dair değerlendirmelerine şöyle devam etti:

Rekabet değil, dayanışma anlamına geliyor; bu yaklaşıma aşağıdan ve adilane kurulmuş bir dünya için bir davet diyebiliriz.

Bir gıda ürününü satın almak, hangi ürünü satın alacağına karar vermek, ürünü hangi kanallarla evimize, soframıza getireceğimize karar vermek, kentli bir tüketici olarak üretimin bir parçası olunduğu anlamına geliyor.

Yemek yemek, hayati bir ihtiyaç olduğu için, bu eylemin hangi politik duruşla yapıldığı bu yaklaşım içinde önem kazanmakta.

Gıdanın hayatta kalmada temel ihtiyaçlardan olması, gıdaya erişimin temel bir insan hakkı olması nedeniyle gıda egemenliği hem tüketicileri, hem tarımsal üretim yapanları, hem balıkçıları, hem çobanları, kadınları, gençleri, tüm canlıların yüzyıllara yayılan ve aktarılan bütün bilgisini, bilme halini bu çatıya dahil eden büyük bir iskelet, bir yapı olarak görülebilir.

La Via Campesina’nın Gıda Egemenliği kavramı

Son yıllarda Türkiye ve dünyadaki politikacıların tarım ve gıda egemenliği üzerine kullandığı kavramlarla La Via Campesina’nın kavram ve tanımları arasındaki farklılığa da değinen Bilgöl, şunları söyledi:

Gıda egemenliği kavramı Kovid-19 bağlamında, son zamanlarda bizi şaşırtan politikacılar veya kurumlar tarafından kullanılıyor. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada da…

Sosyal hareketlerin kavramlarının şirketler, devletler, kurumsal yapılar tarafından aşırıldığına, el konulup, kapsamından tamamen çıkarıldığına yıllar boyunca defalarca şahit olduk. Şimdi ‘Gıda Egemenliği’ nin bu kervana katılmasına tabii ki başta LVC olmak üzere sosyal hareketler göz yummayacak, izin vermeyecektir.

Zira anlamı dışında ve hatta kavramın savunduğu uluslararası dayanışmaya tamamen ters olacak şekilde oldukça milliyetçi, kapalı bir üretim şekli olarak tanımlanarak milliyetçi politikalar güçlendirilmeye çalışılıyor ve küresel dayanışmanın dünyanın geleceği için ne kadar hayati olduğu algılardan silinmeye çalışılıyor.

Halbu ki Gıda Egemenliği yaklaşımı sürdürülebilir gıda sistemlerine yönelme çabalarının diğer bölgelerin, ülkelerin sürdürülebilirliği pahasına gerçekleşemeyeceğini açıkça ifade eder: “Herkes için eşit, adil, besleyici gıda, dayanışma ekonomisi”.

“La Via Campesina, agroekolojiyi de gıda sistemlerinin merkezine koyuyor”

La Via Campesina’nın aynı zamanda agroekolojiyi de gıda sistemlerinin merkezine koyduğuna dikkat çeken Bingöl, agroekolojiyi iklim değişikliği, toprak ve kaynaklarla ilişkisi, ve güç/iktidar dengeleri açısından da değerlendirdi.

Agroekolojik bir gıda sisteminin anahtarının, herkese uyan sanki tek beden üretilmiş bir elbise gibi bir çözüm olmanın aksine, varoluşuyla yerelin kendisi olduğunu söyleyen Olcay Bingöl, agroekolojik sistemlerin dış girdilere bağımlı olmak yerine kendilerini yenilediğini söyledi ve ekledi:

Agroekoloji, agronomik üretim biçimi için gerekli ilkelerin yanında diğer ilkeleri de beraberinde getiriyor: Döngüsel, sosyal ve dayanışma ekonomileri, doğrusal ve sürekli ekonomik büyümeye alternatifler oluşturma, işbirliği ve bakım (insanlar ve ekosistemler için) ve yerel, yerli ve birlikte üretilen bilginin kritik rolü.

Bu ilkelerin uygulamaya nasıl çevrildiğine ilişkin örnekler, gücün daha eşit dağıldığı kısa tedarik zincirleri, üreticilere adil fiyatların ödenmesi ve tüm vatandaşlar için sağlıklı, besleyici ve sürdürülebilir beslenme biçimlerine erişimdir.

Agroekolojik gıda sistemlerinin çeşitlilik açısından zengin bir toprak yarattığını, vahşi biyolojik çeşitliliğin varolmasını sağladığını, yangınları önlediğini ve somut/somut olmayan kültürel mirası koruduğunu, kırsal alanların korunması ve canlanmasına katkıda bulunduğunu ifade eden Bingöl, şöyle devam etti:

Saydığım tüm bu faydalar FAO’nun ‘Agroekolojinin 10 Öğesi/Prensibi’ çalışmasında da belirtildiği gibi ancak ekonomik paradigmada bir değişiklik olması durumunda gerçekleşebilir.

Agroekolojiyi desteklerken mutlaka bahsetmemiz gerekenlerin merkezinde, topraktan tohuma ve süpermarketlere kadar gıda sistemi üzerindeki konsantrasyon bulunmakta. Zira bahsettiğimiz mevcut konsantrasyon seviyesi, sürdürülebilir ve adil gıda sistemleri için gereken çeşitliliği yok etmekte. Örneğin, agroekolojinin merkezinde çeşitli ve heterojen köylü tohum sistemleri bulunmaktadır.

Uluslararası Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Antlaşması Madde 9 ve yakın zamanda kabul edilen Birleşmiş Milletler Kırsal Alanlarda Çalışan Köylü ve Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 19’ncu maddesi uyarınca devletler tohum sektöründeki yoğunlaşmayı ele almak ve tohum politikalarının, bitki çeşitliliğinin korunması ve diğer fikri mülkiyet yasalarının, tohum pazarlama yasalarının, çeşit kayıt ve belgelendirme sistemlerinin köylülerin saygı ve korunmasını sağlamak üzere önlemler almalılar.

“Agroekoloji politiktir; ataerkillik de dahil olmak üzere toplumdaki güç yapılarını zorlamak ve dönüştürmek demektir.”

“Agroekoloji politiktir; ataerkillik de dahil olmak üzere toplumdaki güç yapılarını zorlamak ve dönüştürmek demektir” diyen doğa savunucusu, “Agroekolojik dönüşümün tam olarak sağlanması için kadınlar ve erkekler arasında güç dengesi, karar verme, ücret ve kaynakların eşit dağılımı gerçekleşmiş olmalıdır” ifadelerini kullandı.

Bingöl röportajı, La Via Campesina’nın temel sloganıyla “Umudu küreselleştirelim, mücadeleyi küreselleştirelim!” diyerek tamamladı.

Olcay Bingöl kimdir?

Ankara Üniversitesi’nden eğitim uzmanı olarak mezun olmasının ardından 1998 yılından itibaren Avrupa, ABD ve Türkiye’de ekoloji ve çevre konusunda çalışan pek çok sivil toplum kuruluşunda görev yapan Bingöl, La Via Campesina ile hikayesini ise şöyle anlattı:

2001 yılında Ankara’da yaşarken, “Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma” grubu içinde tüm Türkiye’de kentte ve kırda yaptığımız çalışmalar sırasında kırdaki informal sektörde çalışan köylü kadınları tanıdım ve artık yolum belli olmuştu.

2008-2009 yıllarında İstanbul’da Kentlilerin Çiftçilerle Dayanışması İnisiyatifi’ni (KeÇi) oluşturan, çoklukla kır çalışan akademisyenler, tarım ve gıda sistemleri konusunda aktivist olan kentlilerle birlikte ECVC üyesi olan Çiftçi-Sen’e destek olmak dayanışmak üzere çalışmalara başladık.

Sonrasında Tohum İzi Derneği etkinlikleri içerisinde de bu desteğimizi sürdürdük.

ECVC ve LVC’nin konu bazındaki çalışma grupları içerisinde ve uluslararası toplantılarda Çiftçi-Sen liderlerini çeviri desteği vererek veya araştırma yaparak desteklemeye devam ettim. Böylece LVC ile aynı zamanda kendi aktivizmim içerisinde uzun yıllara dayanan bir mesaim oldu.

2015 yılının sonlarına doğru da Politika Geliştirme uzmanı olarak, Avrupa örgütlenmesinin ofisinin bulunduğu Brüksel’de tüm üyelerimize teknik destek veren bir ekipte çalışmaya başladım.

Kaynak: The Independentturkish

Tags: , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑