fbpx

Kadın

Published on Ekim 13th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

Erkekliğe ve erkeklere toz konduran bir erkek: Dr. Hikmet Kıvılcımlı- Gülfer Akkaya

Mitolojideki Lilith’den* kaç kişinin haberi var acaba? Oysa Adem ve Havva’yı bilmeyenimiz neredeyse yok.

Adem ve Havva hikayesi her ne kadar dini bir temele sahip olsa da, imanlı, imansız, akılcı, akıl karşıtı, erkek, kadın tüm insanlık tarafından kabul gördü. Kadın ve erkeğin dünya yüzüne bu hikayenin gerekçeleriyle geldiğine inanan erkek ve kadınlarımız (maalesef kadınların da epeyce bir kısmı bu safsataya inanır) başka hiçbir konuda olmadığı kadar düşünce ve davranışlarında uyumlu birlik içinde olmuşlardır.

Yine bunca yazıp-çizmiş, hayatı değiştirmeye çalışmış, değiştirme işini somutlama fırsatı yakalamış, bunca insan, örgüt, devlet  nasıl oluyor da söz kadınların sömürülmesinden, ezilmesinden açılınca aniden karşı devrimci kesiliveriyorlar.

Çünkü, tüm erkekler, tüm kadınları sömürüyor. Ne daha az, ne daha çok, erkeklerin tamamı sadece kendi menfaatleri için (ideolojisi, dini, mesleği vs. ne olursa olsun) kadın emeğinden, kadın cinselliğine kadar tüm kadınları sömürüyorlar. Bu sömürüyü de bile bile, gözlerimizin içine baka baka yapıyorlar.

Kadınları kişiliksizleştiren bu anlayışa bütünsel olarak karşı çıkma ve dünyayı değiştirme imkanının olabileceğini hissedip, bu hissi başka kadınlara da taşıyan, böylece kadın hareketini başlatan Mary Wollstonecraft’ın (1759-1797) erkeklerin bu sömürüsüne karşı çıkmasından itibaren dünyanın en eski ve en kompleksli sömürüsüne karşı bilenme başlamış oldu.

Mary Wollstonecraft, İnsan Hakları Bildirgesi’nin yazılmasından sonra bu bildirgenin sadece erkekleri kapsadığını söyleyerek Kadın Haklarının Savunması’nı kaleme alarak siyaset camiasına yeni bir felsefi, politik perspektif doğmasını sağladı. Wollstonecraft’ın bu başkaldırısı sadece dönemine değil, toplumu yalnızca erkeklerden oluşmuş sayan ve bundan dolayı demokrasisi sadece erkekler için olan Yunan’dan ve onun öncesindeki benzer toplumların uygulamalardan, kendi zamanına ve oradan günümüze ve sonrasına dek süregelmiş olan erkek egemenliğine karşıydı.

Mary Wollstonecraft’tan alınan bu bayrak günümüze dek tek tek kadınlar ve örgütlü kadınlar tarafından ileri kuşaklara taşındı. Tüm bu kadınların çalışmalarıyla, tarih boyunca yok sayılan tüm kadın şairler, önderler, ressam, mimar, siyasetçi, yazar, vs. kadınlar, erkek egemen seçici bilimsellikten kurtularak tarihte hak ettikleri değeri almaya başladılar. Kadınlar, tarihlerine sahip çıkmakla kalmayıp, mücadelelerle dolu yeni tarihler yazmaya devam ettiler. Politika içinde bunca yoğrulan kadınlar günü birlik yapılan siyasettin kadınlar açısından ne anlamlara geldiğine dair değerlendirme ve müdahale etme kabiliyetiyle kendilerini hedef alan tüm sömürülere karşı, ideolojik argüman oluşturmaktan, örgütlü, pratik tavır almaya, bu tavırlar sonunda bir çok haklarını kazanmaya dek yükseldiler.

İki yüzyıldan fazla bir süredir kadınların mücadelesine ışık olan bu yolun adı feminizmdir. Hala çoklarının karşı olduğu ve küçümsediği bu ‘izm’ ne ola ki acaba?

Kısaca Feminizm

İnkar edilemez bir gerçek vardır, o da tüm kadınların sömürüldüğüdür. Farklı biçimlerde (ve yerlerde) olsa da dünyadaki tüm kadınlar sömürülüyorlar. Tüm kadınlar, tüm erkeklere göre ikincil bir konumdalar. Dünyadaki tüm düzenleme erkeklere göre, erkekler için yapılmıştır, yapılmaya devam etmektedir. Cinsler arasındaki bu eşitsizliğin kadınlar tarafından fark edilip, bu cinsiyetçi hayatın reddedilmesi, kadınları ikincillikten kurtulmasını sağlayacak yolların aranması ve uygulanması feminizmdir. Maddelersek: Feminizm;

* Geçmişi ve geleceği cinsler arasında kurulan ilişkiler açısından sorgular,

* Bu sorgulamayı politik-pratik hale getirir,

* Kadınların konumlarında köklü değişimler sağlamayı hedefler, özellikle kamusal alanın kadınlara kapalı olan kapılarının ardına dek açılmasını sağlamaya çalışır,

* Kadına karşı her türlü erkek egemen bakışı yok etmeyi hedefler ve bundan dolayı yıkıcıdır,

* Kadın-erkek ilişkilerinde nesnel bir bilgi yerine, kadınlar lehine taraflılığı savunur ve araştırmalarındaki tavrı bizzat taraflı olmaktır.

Kısaca, kadınların ezilip, sömürülmesine hizmet eden tüm sisteme karşı verilen özgürlük ve kurtuluş mücadelesinin kendisi feminizmdir.

Feminizm devrimcidir. Çünkü, dünyayı değiştirmeyi hedefler. Dünyadaki en kalabalık insan cinsine ezen ve sömüren davranış sergileyen erkeklerin ellerindeki egemenliğe karşı tek tehdittir. Her iki cinsin sömürüsüz bir dünyada yaşamaları için mücadele eder. Mücadelenin hedefi kadınları erkek egemenliğinden kurtarmak olmakla beraber bununla sınırlı değildir. Feminizm, dünyadaki tüm sömürüleri hor görür ve bunlara karşı da mücadele eder. Bütün insanlar için adaleti, eşitliği ve özgürlüğü hedefler. Ancak mücadele temelde kadınların sömürü ve ezilmesi zeminine oturur.

Dünya kadınlarının tamamı (sömüren kadın da dahil) öyle ya da böyle sömürülüyorlar. Dünyanın bütün kadınlarının özgürlüğü ve kurtuluşu için mücadele eden feminizm, 1990’lardan itibaren farklılıklardan ve yerellikten bahsetmeye başladı. Bir diğer söylemle, üçüncü dünya kadınlarının, farklı etnik kökenden ve ırktan olan kadınların vs. kendilerini tanımlama ve davranmaya başlamasıyla beraber, feministler, erkekler tarafından sömürülüp, ezilen kadınların tamamının aynı şartlarda sömürüye maruz kalmadıklarını gördüler. Kadınlar arasında hem aynılık, hem ayrılık vardı. Şimdi, tüm feministlerin kendi bulundukları yerden bu sorunlara teorik, pratik çözümler bulma zamanıydı.

Dünya kadınlarının yaşadığı sömürülerdeki farklılıkların ortaya çıkmasıyla beraber, özellikle batı merkezli feminizmin doğu ülkelerine olduğu gibi taşınmasından, yani uyarlanmasından kurtulması ile yerli feminizmden bahsedilmeye başlanması bir oldu. Kadınlar kendi yerellerinde ne tür yöntemlerle sömürüye maruz kaldıklarını tespit edip, örgütlenmeyi gündemlerine alıp geliştirmeye başladı.

Bir süredir Türkiye’de de yerel ve yerellik tartışmaları sürüp gidiyor. Batı merkezli olan tespitlere yerellik açısından eleştirel bakılıyor ve kendi sömürü kaynaklarımızın tespitinden onun dilinin yerelimize göre kurulmasına dek bir çok konu yeniden gözden geçiriliyor.

DR. Hikmet Kıvılcımlı İle İlgili Bir Yazıda Yerel Feminizm Lafları Niye?

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kitaplarını bırakın inceleyeni, sadece okumak için eline alan herhangi bir insan, onun diline, verdiği örneklerin günlük yaşamdan oluşuna ve elbette yine günlük yaşamdan olan ve olmayan küfürlerine tanıklık etmiş olur. Bu ilk bakışta okumayı zorlaştırır ve edep anlayışında tırtıklamaya neden olur ya da en azından bende öyle oldu.

Hiç şüphesiz, Hikmet Kıvılcımlı Marksizmi Marks, Engels, Lenin başta olmak üzere birçok marksistten öğrendi. Ancak batı kaynaklı bu öğretinin kendi ülkesinde nasıl doğduğunu, nelerden etkilendiğini, işbirlikçilerini ve düşmanlarını, varolan toplumsal katmanları, dini ve dinin topluma etkilerini kısaca bu toprakların ‘özgünlüğünü’ tespit edip, ona göre davranmaktan geri kalmadı. Hikmet Kıvılcımlı’yı Türkiye Devrim Hareketinde, döneminden bu güne diğer devrimcilerin çoğundan ayıran bir yanı araştırmacı ve bilimsel yanıysa, bir diğeri de (bence en önemli olanı da bu) yaptığı siyasetin uyarlama değil, yereli yakalayabilmesidir. Zaten İbn-i Haldun okuyup, Kuran-ı Kerimi inceleyip Türkçe’ye çevirme, Eyüp camii avlusunda Cuma namazına katılanlara kominizm ve islamiyet benzerliğinden bahsedip, ‘dini siyasete alet etme’ başkasının değil onun başının altından çıkması da aynı özelliğinden dolayı değil midir? Kadrolarının çoğunu alevi kökenli gruptan oluşturan Türkiye Solunun, neden sünni halkla mesafeli durduğunu ve bu en kalabalık kitleyi dinin gericiliğine bıraktığını artık sorgulamanın zamanı gelmedi mi? Ama bunları yapabilmek marjinalliğimizin esrikliğinden kopup, içinde bulunduğumuz gerçekliğin sertliği ve gericiliğiyle çarpışmamızı gerektiriyor. Yani, baştan aşağı yenilenmemizi. Yoksul kitlelere gidememek yalnızca mekansal gidememek değildi. Bunu çeşitli pratiklerimizle gördük. Gidememek dilimizle de ilgilidir.

***

Hayat tesadüflerle dolu ya! Benim, Hikmet Kıvılcımlı’nın Sosyal Sınıfımız Kadın makalesinden yola çıkarak O’nda gördüğüm feminist ruh, özellikle son yıllarda ülkemiz feministleri tarafından tartışılan yerellik ve feminizm mevzusuyla da ilgili olduğunu (utanarak itiraf ediyorum) yazık ki şimdi fark edebildim.

Makalesinin başından sonuna Kıvılcımlı, ülkemiz şartlarında kadınların nasıl erkekler ve sınıflar tarafından sürekli olarak ezilip, sömürüldüğünü, erkekler için kurulmuş ve ipleri tamamen erkeklerin elinde olan, ancak kadınların hayatlarına mal olan ataerkil sistemin her şeye rağmen devamı için nasıl her iki sınıfın erkekleri tarafından erkekçe işbirliği yapıldığını anlatıyor, örnekliyor.

Makalenin adında geçen Kadın Sosyal ‘Sınıfımız’ başlığındaki sınıf vurgusuna dikkatlerinizi özellikle çekmek isterim. Kadınlar için sınıf kelimesini radikal feministler (bildiğim kadarıyla tamamı değil) kullanırlar ve kadın emeğine -özellikle özel alandaki kadın emeğine- erkekler tarafından el konulduğunu, kadınlara erkeklerin patronluk yaptıklarını belirtmek maksadıyla kullanırlar. Christine Delphy’nin Baş Düşman/ Patriyarkanın Ekonomi Politiği adlı kitabında kadın emeğine erkekler tarafından nasıl el konulduğuna ilişkin tanım ve örneklerle doludur.

Sınıflılık, kadın-erkek arasındaki sömürü ve ezmeyi belirtmek için kullanılmıştır. “Türkiye toplumunun köy, kasaba, şehirlerinde en yaygın bir sosyal ve orijinal trajedi” kadın-erkek sınıflaşmasıdır. Bu sınıflılığın kaynağı kadın-erkek arasındaki sosyal çelişkidir.

Yine Hikmet Kıvılcımlı özellikle köylü kadınların köylü erkekler tarafından sömürülmesinden bahsederken, köylü kadınlarının ‘bir sosyal kast’ olduklarını söyler. Kadınların tamamının kast olduklarından bahseden feminist ise Simone de Beauvoir’dir.

Kıvılcımlı, tüm makale boyunca kadınların düşmanı olarak erkekleri (erkek bazen üst sınıf, bazen alt sınıftan sömürücü öznelerdir) gösterir. Erkekler kadınları, cinsel, maddi, sınıfsal vs. açılardan sömürür ve ezerler. Bu feministçe bir dil ve bakışın güçlü dışavurumudur. Hikmet kıvılcımlının bu makalesi dönemi  itibariyle oldukça ileridir.

Kadınların sınıf olmalarından, onların erkekler tarafından sömürülmesine kadar ilerleyen Kıvılcımlı, makalenin epey bölümünü “bizde” yani Türkiye’de kadın probleminin nasıl ve kimler tarafından yozlaştırıldığını anlatmaya ayırır. Bu bölümde verilen örnekler ise geleneklerimizden, dini istismardan, ekonomik sistemimize dek bir çok çarpıklığımızın da etkisiyle sömürüsü katmerlenen “buralı kadının” yaşadıkları ya da ona yaşatılanları anlatır.

Makalenin içinde gezinerek Hikmet Kıvılcımlı’nın ne dediğini anlamaya devam edelim.

Türkiye’nin Üç Katlı Sosyal Ehramı

Makalesinin girişinde Hikmet Kıvılcımlı Batı’da başlıca iki, işçi ve işveren sınıflarının; Türkiye’de ise başlıca üç tabaka olduğundan bahseder. Bunlar;

Üst kat; büyük şehirler, yani modern kapitalizm

Orta kat; kasabalar, yani antika-tefeci-bezirganlar

Alt kat; köyler, yani köylüler.

Hikmet Kıvılcımlı üst ve orta katlardaki kadın sömürüsünü, özellikle anlattığı köylü kadının sömürüsünden farklı görmez. Alt kat yani köylülüğe gelince: Köyün ekonomik temeli toprak ekonomisidir. “Köyün ilkel öntarih ekonomisinde egemen üst sınıfı, babahanlığın tüm olumlu yanlarını yitirmiş köylü erkekleridir; alt sınıfı ne denli yumuşatılırsa yumuşatılsın, bir sosyal kast kadar donmuş ve sertleşmiş olduğu için “sınıf” adını alabilecek ayrılıkta Köy Kadınları Sınıfı’dır. Çünkü üretim araçlarının gelişmemişliğinden de kaynaklanan ekonomik geriliği ve çözülememiş köylülük problemiyle gelişememiş olan toplum köydür. En çok ezileni de emeğine erkekler, ağalar ve tefeci-bezirganlar tarafından el konulan köylü kadınlardır.

Bu bakımdan, köylülüğün, söz yerindeyse “sömürge halkı”, bütünüyle Köy Kadınıdır.”

Hikmet Kıvılcımlı kadınların sömürüsünü ele alırken kaba determinist bir bakışın ötesine geçmiştir. Kadınların sömürüsünü sonuçta alt yapı üst yapıyı etkiler bakışının tıkanıklılığı ile değil, başka karmaşık unsurların da farklı etkilenmelere yol açar ferahlığıyla ele alınmıştır.

Köy kadınlarının nasıl köylü erkekler tarafından sömürüldüğüne dair birkaç örneğe birlikte bakalım:

Mesela iş veya politika dolayısıyla Ankara’ya giderken ya da gelirken yolda görülen manzaraya ilişkin olarak, “…kesici ayaz yahut yakıcı güneş günleri, kara toprakta bunaltıcı toz, boğucu batak içinde uğraşanlar kimlerdir? Elde çapa, orak, gevere kıyasıya çalışan insanların inanılmaz büyük çoğunluğu her zaman kadınlardır.

Kadınların yanında….. ‘erkek olarak’ bir tek saksı boyunda çocuk varsa, ona karşılık ağır tarla işini köle katlanışı ile göğüslemiş sekiz on kadın sıralanmıştır. O nazar boncuğu ‘erkek tohumu’ tarlada çalışmakla değil, dişi köleleri gözetlemekle görevli gibidir…Nüfus istatistiklerinde sayıca kadınlara eşit bulunan erkekleri merak eder misiniz?

…Bütün yiğitleri kahveye kümelenmiş bulursunuz. ‘Eksik etek avratlar’ (Avrat: gözle görülmesi suç sayılan demektir.) açık yerlerde toprakla güreşirler. O cennetle müjdelenmiş ‘üstün cins’ yaratıkları, bir yandan ağır aksak söyleşir, iskemle sefası sürerken, ‘avrata göz açtırmayacak’ politika demagojilerini geviş getirirler.

….o kır ve kahve kabadayılarının hepsi kafa dengidirler. Kadın cinsine yukarıdan, delici, zehirli, oklarla bakarlar. Soluk aldırmamacasına baskı yaparlar. Avratın insanlık hakkını sıfır saymakta en doğal işbirliği ve oybirliği içinde bulunurlar.”

Hikmet Kıvılcımlı burada köy erkeklerinin köy kadınlarının emeğine nasıl el koyduklarından, kadınları denetlemek için erkeklerin arasındaki ‘dayanışmadan’ açıkça bahseder. Erkeklerin toplumda var olan ortak alanları da (buradaki ortak alan kahve) kadınlara karşı nasıl işbirliği yaptıklarını anlatır. Yine, ortalarda görünmesi suç sayılan avrat kısmına, eğer o ortalık yerler üretim mekanlarıysa görünmelerinin sorun olmadığı, ancak mesela beş kadın (pardon avrat) köy meydanında bir araya gelip dedikodu yapıp, kikir kikir gülüyorlarsa, yani üretmek için değil de eğlenmek, dinlenmek ya da zaman geçirmek maksadıyla ulu orta yerde iseler namus bekçileri olan erkeklerin gazabına uğramaktan kurtulamayacaklardır.

Tarlada çalışmakla, köy meydanında konuşmak arasındaki ince çizgi namus belasıyla açıklandı yüz yıllardır.  Nasıl bir çifte standarttır bu? Daha iyi anlamak için kadın kimliğine yönelik olarak bu topraklarda yaşanan yozlaşmaya bir göz atmak gerekiyor.

Kadın Sömürüsünü Fark Etmeme Birliği

“Türkiye’deki öteki sosyal ilişki ve çelişkilere girebilmek için ….başlı başına bir alt mahkum Sosyal Sınıf durumunda olan en büyük mazlum sınıfımız, en büyük sömürülen sınıfımız, kadın yığınları üzerinde çok durulmalıdır.”

Kadın sömürüsü ve ezilişi tüm toplumsal yapımıza sinmiştir, tüm dokularımıza yerleşmiştir. Bu sömürü tüm sınıfların içinde de vardır ve bu sınıfların ortak noktası olan ataerkilliğin bizzat kendisi kadın emeğine ve cinselliğine el koymanın temel nedenidir. İşte sosyal yapımızı kemiren, gericiliği bizzat besleyen ve hortlatan bu sorunun kaynaklarını bulup çıkarmazsak, bu sömürünün bizzat bizim toplum yapısından kaynaklanan farklı unsurlarını da bulup çıkarmazsak, toplumsal hiçbir sorun derinliğine kavranmış olamaz. “ Düşünce ve davranışımızda boyuna bir eksiklik kalır.”

“Bütün sosyal yapımızı, bütün sosyal katmanlarımızı, bütün sosyal ilişkilerimizi iliklerine dek zehirleyen, soysuzlaştıran hep o boşluğun gizlediği acı gerçekliktir.”

Bu sorunun en çok yaktığı grup ise doğal olarak kadınlarımızdır. Kadınları yalnızlaştıran, onları köle durumuna getiren, mutsuz, insan olmaktan uzaklaştıran bu köhneliği anlamak için, “modern çağ sosyal sınıflaşması ve ortaçağ kalıntısı sosyal sınıf ilişki ve çelişkisi konusundan önce, büsbütün ayrı ve ayrıcalıklı bir önceliği, kadın konusuna vermemezlik edemeyiz.”

“Çünkü kadın-erkek sınıflaşması bir vuruşta milletimizin yarısını hem sömürge, mahkum sınıf, ezilip soyulan alt sınıf durumuna sokuyor, hem toplum ve insanlığa yabancılaştırıp yitiriyor, yok ediyor.” Bu sömürü insanlığın yarıdan çoğunu bizzat ilgilendiriyor. “Onu kavramadıkça hiçbir sosyal meselemizde ayık gezemiyoruz.”

“Tarlamızda, işyerimizde, evimizde, okulumuzda kışlamızda, devletimizde, kültürümüzde hatta dinimizde ve insanlığımızda bütün sonuçlu ülkülerimizi yarım, piç bırakıp çürüten, bozan baş illetimiz orada koygunlaşır. Kadın-erkek ilişkilerimiz, bir sosyal sınıf çelişkisi kertesinde ortalığımızı kasıp kavurarak katmerlenir.

Bizde cins savaşının sınıflar savaşı kılığında çıbanlaşması, kadın-erkek her insanımızı bilinçlice yiğit sosyal düşünce ve davranışta yaya bırakır.”

Bu vurguların tamamı sınıf sömürüsünün toplumsal süreçleri bütünüyle tanımlamakta yeterli olmadığını açıklamak maksadıyla kaleme alınmıştır. Kadınlar sınıfsal kimliklerine sahip olabilirler. Ama onları ezen sadece patronlar yada tefeci-bezirganlar mıdır? Yoksa daha oralara gidemeden evde, tarlada onların emeğine el koyan kocalar, babalar vs. erkekler yok mu? Kadınlar madem ki çifte sömürülüyorlar, nasıl olur da sadece sınıfsal sömürülerini çözdüklerinde kurtuluşa ulaşmış olabilirler? Cinsel sömürülerinin üstü örtülerek nereye kadar gidilebileceği sanılıyor? Bunun inkarı kime yayar sağlar? Kadınları sadece sınıf kimliğine sıkıştırıp, erkeklerle aynı sorunları yaşıyorlarmış gibi yapmak sınıfa ya da kadınlara bir ilericilik sağlıyor mu? Toptancı bu mantık ön açıcı mıdır yoksa bizzat devrimciliğin mi önünü tıkıyor?

Devrimcilik sadece sınıflılığa mı dairdir?

Yukarıdaki alıntıların tamamında kadınların, toplumun tüm dokularına dek sinmiş olan sorunları olduğundan ve bu sorunlarının kaynaklarının araştırılıp çözülmeden diğer sorunların (mesela sınıf) köklü bir çözümünü bulmamızın imkansızlığından bahsediyor Kıvılcımlı.

Sosyal Sınıflar Bu Meseleyi Nasıl Kavrıyorlar Acaba?

Cins savaşını sınıf savaşıyla farklı olarak değerlendiren Kıvılcımlı, bu farklılığın sınıflar tarafından görülmediğini, cins mücadelesinin bundan dolayı sınıflar tarafından kullanıldığından dem vuruyor. Sınıflılığın, ayrımını fark edemediği bu kadın-erkek çelişkisi ise, derinden derine, daha karmaşıklaşıp, palazlanarak, sosyal çelişki olma potansiyelini yükselterek varlığını sürdürür. Kadın-erkek arasındaki bu çelişkiyi sınıf indirgemeci ya da sınıf çelişkisiyle yan yana ve içinde görmek ise böyle düşünenlerin ellerini her geçen gün daha zayıf bırakır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, her iki sınıfın (işçi ve işveren) söz konusu kadınlar olunca nasıl safları sıkıştırdıklarından kadın sorununun yozlaşması bölümünde bolca örnekler. Aç alt sınıf erkekleri, üst sınıfın tok erkekleriyle el ele vererek, kadınlara karşı ulu bir birlik kurarlar. Açlıktan nefesi kokan alt sınıf erkekleri, kendisini sömüren üst sınıfa karşı kendi haklarını dahi savunamaz, pısırık pısırık otururken, söz kadınlardan açıldığında, onlara saldırarak efendilerinden (patronlarından) “aferin” almaya çalışırlar. Kadınlara karşı verilen bu savaşta “köleler, efendilerinden teşvik görürler. Kadınların eksik eteği uzatılmalı, iflahı kesilmelidir.”

“Esnaf-köylü dükkanın, pazarın, tarlanın, toprağın kölesidir. Ama evde ailede kadının efendisidir. Alt sınıf erkeği dışarıda, pazardan,ağadan, beyden yediği dayağın acısını, aile yuvasına dönünce karısına attığı dayakla çıkarır. …. Bir lokma ekmek pahasına ezilip, soyulan özellikle her köylü ve her esnaf, genellikle her züğürt çalışkan halk, evde, kırda, mahallede çoluk çocuğunu, hele ‘avratı’ soyup ezmekle, en sancılı iç kompleksine ilaç arar.”,

Alt sınıfların altı, yani ’proleterlerin proleterleri’ olan kadınlar erkeklerinden tüm bu çektikleri  de yetmez. Ne zaman toplumda bir ilericilik, bir devrimci hava oluşmaya başlasa ve üst sınıfın küçük bir tehditle yüz yüze kalacak bir durum oluşsa işte o vakit yaratılacak gericilik dalgasının teması ‘namus elden gidiyor,’ oluverir. Kadına hücum üst sınıfın taktiği, alt sınıfın asker itaatiyle başladı çoktan. Üst sınıf kadın kimliğini kendisinin yaşamını uzatacak olan yobazlığın devamı için sağlamak amacıyla kullanır. Yobazlar ise silah elde bekleyen amade alt sınıfın erkekleridir. Bizim gibi doğu toplumları için ne çok tanıklık yaptığımız kışkırtma ve buna tav olma destanıdır değil mi?

Sermayenin işçi erkeklerle işbirliği bu kadarla da sınırlı değil. Sermaye, erkek işçilere “mülk sahibi” olma sevdasıyla yumuşatırken, “arada emeğiyle, sağlığıyla, insanlığıyla, haysiyetiyle kurban edilen varlık işçi kadındır. Çalışan şehir kadınının kaç türlü soyguna, ezgiye, bunalıma uğratıldığını burada saymaya kalkışmayalım. Bitiremeyiz.”

Köylü kadınların nasıl sömürüldüğü bölümündeki giriş cümlesinde ise Hikmet Kıvılcımlı, en komünistinden, en faşistine ayrım yapmadan kadın sömürüsüne her iki tarafın da nasıl görüp de görmezden geldiklerinden bahseder.

Üç maymunluktan kim ölmüş?

Erkeklerin Kadın Düşmanlığı

Hikmet Kıvılcımlı, erkeklerin kadınlara karşı yaptıkları baskıları en nihayetinde ekonomi temelli olarak görür. Ellerine paranın ve onun tiksinç iktidarını alan erkekler, kadınlara yönelik olarak cinsel, sosyal ve psikolojik baskı uygulayarak zulümlerini devam ettirirler.

Ağasından gördüğü tüm baskılar sonunda “çatlamadan yaşayabilmek için evdeki cariyeye, parayla satın aldığı kişi köleye işkence yapabilmenin boşalışlarına sık sık baş vurur.En mazlum erkeğimiz, hiç değilse eline geçmiş savunçsuz kadına zulüm yapmakla, kendi yürekler acısı sancılarını bastırmaya özenir. Bir dişi insana haklı haksız saldırı hürriyeti ve hakkı elinden alınırsa, başka bütün insanlık hakları ve hürriyetleri yok oluvermiş gibi gelir ona.”

Erkeklerin kadınlara yönelik uyguladıkları şiddet, erkeklere terapi gibi gelirken, kadınlara yaşatılan ya da dayatılan kişiliksizleştirme değil de nedir? Her tür ihtiyacını kadın bedeni ve emeği üzerinden karşılayan bu ‘asil’ cins başkası tarafından kendisine yüklenen aşağı olma halini kendinden zayıf olana taşıyarak huzura kavuşsa ne olmuş yani? Hakkı değil mi?

Erkeklerin durumları ne kadar kötü olursa olsun, hangi sınıftan olursa olsunlar, hepsinin mutlaka köleleri vardır. Tefeci –bezirganın kadın gettosu, dilsiz bir harem dairesi cehennemidir. Yine en aşağı kul kölenin de, “evinde etini, ruhunu cımbızla didiklediği bir dişi kulu, ev kölesi,cariyesi vardır.”

Kadın olmak değiştirilemez bir durumdur. Ve eğer kadınsan erkek için yaratılmışsındır. Onun, huzuru, rahatı ve refahı için kadınların ömürleri tüketilecektir. Karısı, kölesi, metresi, gülü, cinsel nesnesi, ne gerekiyorsa o olacaktır kadın. Çünkü o erkektir. Bu durum değişemez. Çünkü kadının erkek olması diye bir şey yoktur.

Kadınlara karşı düşman olanlar sadece gerici erkekler değildir. “En erkekliğini yitirmiş modern kapitalistten, …en yüksek kültürlü aydına dek herkes toplumumuzun o önlenemez eğilimi ve ağır baskısı altında yamyassıdır.” Ancak aralarında hiç mi fark yoktur gerici ve ilerici kadın düşmanlarının? Bunlardan kimi canavarca, diğerleri ise daha hafif ve cilalı olarak kadınlarla olan tarihsel misyonlarını yerlerine getirirler.

Tüm erkeklerin var olan sistemde çıkarları vardır. Bu sistem onlara kadınlar üzerinden tasarruf hakkı sağlar. Böylece erkekler kadınların sadece patronları değil bizzat sahipleri olurlar. Kadını erkeğin kölesi yapan bu sistemin yürümesi için erkekler kendilerini de ezen üst sınıf erkekleriyle hayatın içinde kadına karşı birlik kurmaktan geri durmazlar. Bu sorunun bundan dolayıdır ki kaynağı ve çözümü sınıflılığı aşar.

Kadının Kurtuluşu İçin

Kadınların bunca köleliğe mahkum eden toplumun üretim geleneğidir. Sömürü ve ezilişin kökü bu ekonomik temele dayanır. Kadın erkek arasındaki sömürünün kaynağı da var olan bu üretim koşullarıdır.

Türkiye’de kadınların bunca eziyete maruz kalmalarının gerekçesi, var olan “antik çağ artığı” üretim koşullarıdır. Toplumumuzdaki şehir, kasaba, köy katmanlarının sırtına bindiği “alt sömürülen sosyal sınıf” kadın cinsidir. Bunu için “geri üretim şartları tüm kaldırılmadıkça kadın kurtuluşundan söz etmek ……kadınlı erkekli bütün insanlarla düpedüz alay etmek olur.”

Kadınların tarih boyunca erkekler tarafından emeğine el konması onun sosyal ve ekonomik olarak ihmal edilişine, “hiç”leştirilmesine neden olmuştur. Kadınların bu “hiçlikten kurtulabilmesi için kendisini hiçleştiren koşullara karşı devrimci bir duruş sergilemesi gerekir.

Ancak antika toplumdaki kölelerin “hiç”liğiyle, modern toplumdaki kadının “hiç”liği arasında benzerlik vardır Kıvılcımlı’ya göre. Köleleri bu olumsuzluklarından kurtarıcı olarak Tarihcil Devrimi yapan unsurlara mıknatıs olma olumluluğunu aktaran Hikmet Kıvılcımlı, kadınlar için de benzer olumluluktan bahseder. “Kadın, madem sosyal çelişkinin “hiç”e indirdiği gerçekliktir, bu “hiç”liğin diyalektik tepkisi önüne geçilemez bir güç olmaktan geri kalamaz. Kadını, erkekler tahakkümü ve saltanatı istediği denli “hiç”e saysın, onun kritik “hep”liğe varan momentleri toplumda kaçınılmaz olabilir.”

Demek erkeklerin kadınları “hiç”leştirmeleri, kadınların “hep” olma koşullarını da içinde taşır. Her sömürü gibi erkek sömürüsü de tasını tarağını toplatıp tarihin çöplüğüne uğurlanacaktır. Onu uğurlayacak olan ise “hiç”likten “hep”liğe doğru mücadele edecek kadınlar olacaktır.

Kadınların kendi kaderlerini ve dünyanın bir çok gericiliğini alt üst edecek devrimci güce sahip devrimci bir özne olarak görür Kıvılcımlı. Kadınlar devrimci bir dinamiktir.

Erkeklerin sömürmesine karşı yükselecek olan “o tepki, bütün yasak edilmiş güçler gibi, yeraltında, gizli, sağır, derinden derine işleyen bir güçtür”.

Bu bölümde kadın kurtuluşu, yani “hep” oluşunun nasıl olacağına dair tanımı yeterince açık değildir. Ya da daha çok ayrıntılı yazılmaya muhtaçtır da diyebiliriz.

Hikmet Kıvılcımlı’nın kadınları köle sınıfına benzetmesi, kölelerin de benzeri şekilde emeklerine el konmasıyla ilgili. Yoksa kadınların “hiç”leştirilmelerine karşı “hep”liğe giden yolda kendisini daha dışa vurmamış, altan alta çalışan devrimci bir gücün inkarı değil.

Makalenin bir bütün olarak bakarsak

Kapitalizmin Türkiye’de gelişme koşulları, bu koşulları da etkileyen Türkiye toplumunun kendine has gerçekliğinin kadınlara yansıyan olumsuzluklarını ele alması makalenin özünü oluşturur.

Makale Türkiye’nin batılılaşmaya başladığı, yani kapitalizme yüzünü döndüğü tarihten itibaren, Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan kadınların durumlarına ilişkin tespitler (yerli kapitalizmin oluşturduğu koşulları da arkasına alarak erkekler tarafından nasıl sömürüldüklerine dair saptamalar) zemininde kaleme alınmıştır. Kadınların geri kalmış ekonomik şartlardan nasıl etkilendiklerine vurgu ağırlıktadır.

Bir başka vurgu ise, her iki sınıfın erkeklerinin kadınlara uyguladıkları ortak sömürü dolayısıyla nasıl bir işbirliği içinde olduklarıdır. Bunun içindir ki, kadınların erkekler tarafından sömürüsünün bildik ‘sınıf sömürüsüne’ indirgenerek değil, buralarda da sorunların yaşanmasına neden olan ayrı bir sömürüyle, gerici üretim koşulları ve kadın-erkek çelişkisine dayanan başka bir sınıflılık ilişkisiyle açıklanmasının gerekliliğini vurgulamıştır.

Hikmet Kıvılcımlı kadın-erkek çelişkisini sırf Türkiye’deki örnekleriyle ele almıştır. Mesela bu sorunun tüm dünya çapında yaşandığını bir kez bile vurgulamamış, kadınların maruz kaldığı evrensel sömürüden bir kez dahi bahsetmemiştir. Kadınların yaşadıklarının bizdeki özgüllüğüne yapılan vurgu sorunun evrenselliğini gölgede bırakmıştır. Buna karşın sorunun Türkiye’de aldığı biçimleri ve yaşattığı sonuçları ise bol bol işlemiştir.

Kıvılcımlı, kadın-erkek arasındaki çelişkinin hızla aşılması gerektiğini; çünkü bu çelişkinin toplumun yarısını yok saydığını, ezdiğini ve sömürdüğünü vurgular. Toplumun tüm dokularına yerleşen bu soruna öncelik verilmesi gerektiğini savunur. Aksi taktirde ilerici hareketler dahi içlerinde barındırdıkları gerici unsurlardan ötürü gün gelir bizzat kendileri gerici olmak zorunda kalırlar. Dünyada yaşanan sosyalist ülkeler de buna en iyi örneklerdir. Buralarda yıkılan sosyalizm erkek sosyalizmidir, gerici unsurlar ise sosyalist erkeklerin ataerkil kafalarıdır. Yaşanan deneylerde gerici erkeklik yanılmış ve yenilmiştir.

Hikmet Kıvılcımlı, bu makaleyi feminist bir bakışla ya da kaygıyla yazmamıştır. Ancak ilginç olan ve aslını sorarsanız beni de yer yer kendimle çelişkiye düşüren, makaleyi her okuduğumda birbirinden farklı sonuçlara ulaşmama neden olan ise makalenin Kıvılcımlı’nın da niyetini aşarak feminist ideolojiye dolu olmasıdır. Bu yazı Kıvılcımlı’nın niyetini aşmıştır. Bu fikre ise onun feminizm ile ilgili başka bir makalesinin ve (en azından benim bildiğim kadarıyla) ifade edilmiş bir fikrinin olmamasından çıkarsıyorum. Makalenin geneli feminist bir dil ve fikirle yazılmıştır. Hikmet Kıvılcımlı’nın feminist olduğunu iddia etmemekle beraber (garip bir çelişki), makaleyi oldukça feminist buluyorum.

Türkiye gerçeğinin sınırlarıyla ele aldığı yerli kadın meselemize, -son bölümle beraber- kadının kurtuluşuna dek ilerleyen bütünsel bir bakışı vardır Kıvılcımlı’nın.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ülkesinin devrim orijinalitesini tespit ederken kullandığı devrimci ve bilimsel yöntemini Türkiye’deki kadınların özgün durumlarını açığa çıkarabilmek için de kullanmıştır.Makalesinde açığa çıkarttığı bir çok durum Türkiyeli Kadınların hayatlarını uzunca bir dönem etkilemiştir ve kimini hala etkilemeye devam etmektedir.

Kadın-erkek zıtlığında kadınların kurtuluşunu savunan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, kendi cinsinin eziciliğini ve sömürücülüğünü kabul ederek sizce de cinsine toz kondurmuş olmuyor mu?

…………………………………………….

*Lilith (Dişi Cin): İlk kadın bilindiği gibi Havva değildir, Lilith’tir.

 Tanrı Adem’i yarattıktan sonra onun yalnız olduğunu görür ve yalnızlığının iyi olmadığına karar verir. Adem için topraktan bir kadın yarattır. Adını da Lilith koyar. Ancak Lilith Adem’le yatmayı her zaman reddeder, hep huzursuzluk çıkarır. Birleştiklerinde ise her zaman Adem’in üstte olmasına karşı çıkar. Kendisinin de Adem gibi topraktan yaratıldığını yani eşit oldukları söyler. Aralarında anlaşmazlıklar çıkar.Ardından  Lilith Adem’i terk edip, göğe uçar. Adem Tanrı’ya Lilith’i şikayet eder. Tanrı melekleri Lilith’i Adem’e getirmeleri için görevlendirir. Lilith buna da karşı koyar ve Kızıl Deniz yakınlarında şehvet şeytanlarının olduğu yerde yaşar. Melekler dönmesi için ısrar edince “Tanrı beni yeni doğmuş çocuklara yaşam vermekle görevlendirdi. Erkek çocuklar yaşamın sekizinci gününde sünnet olduklarında, kız çocuklar yirminci günde ölecekler. Eğer ben sizin isimlerinizi veya görüntülerinizi yeni doğmuş bir bebeğe takılı bir madalyonun üstünde görürsem, yemin ederim onları esirgeyeceğim” der. Lilith’in sözü kabul edilir ama Tanrı onu cezalandırır. Her gün onun cin (şeytan) bebeklerinden yüz tanesi ölür.

Adem Lilith’e hep lanet eder. Tanrı bundan sonra Adem’e itaat edecek bir kadın yaratır. Bu kadın ise Havva’dır.

Lilith bir feministtir. Havva ise Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış, asi olmayan kadındır.

Kaynak: Bilinmeyenin Ötesinde ve Yeni Çağda FENOMEN  Dergisi Şubat 1998 Sayı:24.

Not: Bu yazı 2001 yılında yapılan Kıvılcımlı Sempozyumuna sunulmak üzere hazırlanmış ve Bremen’de yapılan sempozyumda sunulmuştur.

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑